Beyza GÜLTEKİN YAZDI : Muzdarip gurbetçiler

Muzdarip gurbetçiler

 Ülkesinden uzak birkaç aile düşünün, ülkesine hasret,

Birlik içinde hareket edip bununla mutlu olan yalnızca birkaç aile…

 “Babacım,gelirken bana şeker alır mısın?” diye fısıldadı minik kız babasının kulağına doğru. “Annemin haberi olmasın ama. İzin vermez ,dişlerin çürür, der. Söyleme olur mu?”

Minik kızın masum bakışlarına daha fazla dayanamadı babası: ” Olur miniğim. İnşallah getireceğim.”

 Minik kız heyecanla babasına bakıp ellerini birbirine vurdu, “Yaşasın!”

Adam gülümseyip kızını kucakladı ve havaya kaldırdı:

“Şimdi cumaya gitmeliyim.” dedikten sonra kocaman öptü kızının yanağından.

 Bugün müslümanların bayram günü olan cuma günüydü. En hayırlı gün, en bereketli gündü.

 Adam camiye doğru yol aldı. İçinde çok farklı bir duygu vardı ve bu duyguyu kendine açıklamakta dahi sıkıntı çekiyordu. Acı mıydı bu? Yoksa mutluluk mu? Hüzün mü? Heyecan mı?

Anlam veremiyordu.

Derin bir nefes alıp salavat getirdi ve camiye girdi. Etrafındakilerine selam verip yerine geçti.

Burası Yeni Zellanda’ydı.

Her cuma günü aynı yüzler vardı camide. Farklı bir yüz bulmak imkansız gibiydi. Çünkü müslüman bir ülke değildi. Kendi ülkelerinden uzak, kendi ülkelerine hasret bir şekilde yaşamını sürmeye çalışırlardı. Başka ülkede yaşamak onların seçeneği değildi. Hepsinin aynı gayesi vardı, ekmek parası…

 Adam iki rekat mescit namazını kılıp sakince yerine sindi ve derin bir nefes alıp içindeki bu duygunun geçmesini bekledi. Biraz rahatsız ediyordu.

İmamın konuşmaları bittikten sonra hepsi saf tuttu namaz için. Allahın huzuruna çıkacağı gerçeği ona heyecan veriyordu.

Gülümseyip imama uydu.

Çok değil, az sonra derin bir sessizlik oldu ve etrafta yankılanan yalnızca imamın sesiydi.

Bekledi,

Sanki birini bekler gibi,

Sanki hissetmiş gibi,

Bekledi…

 İmamın sesine karışan başka sesler vardı. Biri yeni mi geliyordu acaba? Oysa bugün herkes tamdı. Tüm müslümanlar buradaydı. Zaten sayılı kişilerdi.

Aniden o korkunç ses geldi. Hiçkimse bir anlam veremedi.

 Ve kulakları delip geçen art arda sıkılan o silah sesi…

Teker teker kan oldu kıbleye yönelen seccadeler.

Adam ilk omzunda, daha sonra da sırtında hissettiği sıcaklık ile dizlerinin üstüne çöktü.

Ama  bitmedi.

Devam etti…

Üst üste kurşunlar yağdı. Yerde oluk oluk kanlar oluşmaya başlamıştı.

Adam yere yığıldı. Bir süre yoğun bir sessizlik oldu. Ve tekrar başladı o kulakları delip geçen ses.

Tekrar vuruldu.

O anda nefesi kesildi. Bir bir aklına geldi geçmişi.

Yavaş yavaş gözlerini kapatıp şahadet şerbetinden içti.

İçindeki o duygu yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı.

 

Küçük masum kızı geldi gözlerinin önüne. Şeker bekliyordu öyle değil mi? Kızının canı şeker çekmişti fakat nasip olmamıştı ona şeker. Bir daha kucağına alıp sevebilme hakkını doldurmuştu.

Yavaşça teslim etti ruhunu.

 Birkaç samimi ev vardı bu yabancı ülkede. Şimdi o samimi evlerin hepsinde en az bir tane cenaze var. Hepsi vaveyla içinde. Kimse kimseye yardım edemiyor, hepsi kendi acısı ile yaşamaya devam ediyor. Bir ekmek parası uğruna bir cuma vakti yabancı bir ülkede şehit olmak varmış kaderlerinde.

 Küçük bir kızın çığlığı yankılandı sokakta.

Daha sonra bir başka miniğin,

Bir başka miniğin…

 Hepsinin babası, abisi, evladı şehit olmuştu.

Onların artık bir düzeni kalmamıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.