Tan: "Halk silahlı mücadele istemiyor"
HDP'li Altan Tan bölgede yaşanan süreci değerlendirerek, çözüm sürecinin sona ermesiyle gelinen çatışmalı ortamdan halkın rahatsız olduğunu söyledi
HDP’li Altan Tan bölgede yaşanan süreci değerlendirerek, çözüm sürecinin sona ermesiyle gelinen çatışmalı ortamdan halkın rahatsız olduğunu söyledi.
Al Jazeera'den Gonca Şenay'ın haberine göre:HDP'li Altan Tan'a göre çözüm sürecinin sona ermesiyle gelinen çatışmalı ortamdan halk rahatsız. Al Jazeera'nin sorularını yanıtlayan Tan, “Halk, haklarını elde etmek için savaş, silahlı mücadele istemiyor. Politikanın devrede olmasını istiyor” dedi.
Çözüm sürecinin sona ermesi, bazı il ve ilçe merkezlerinde yaşanan çatışmalar, Suriye'deki gelişmeler ve Halkların Demokratik Partisi'nin son kongresiyle parti vitrininde yaşanan değişimi. Al Jazeera HDP Diyarbakır milletvekili Altan Tan'a Türkiye'nin gündemindeki bu başlıkları sordu. Tan, gelinen noktanın en çok "Dindar, müslüman Kürtleri" sıkıntıya düşürdüğüne inanıyor. Halkın haklarını savaş yoluyla, silahlı mücadeleyle elde etmek istemediğini belirten Tan'a göre yapılması gereken sorunları siyaset ile çözmek. Çünkü Tan, aksi takdirde Türkiye'nin Afganistan'a dönüşebileceğini düşünüyor. Türk hükümetinin Suriye ve özellikle de Suriye'deki Kürtler ile ilgili tüm kurumlarının üzerinde anlaştığı bir siyaseti olmadığını savunan Tan, HDP'nin kongre sonrası oluşan vitrinini de değerlendirdi. Altan Tan'a göre kendisinin dışında kaldığı vitrin ağırlıkla HADEP geleneği ve Türk solunda oluşuyor, oysa HDP'nin tabanı muhafazakâr Kürt seçmen. Bu anlamda taban-tavan uyumsuzluğuna dikkat çekiyor.
7 Haziran ile 1 Kasım arası Türkiye için çok büyük bir dönüşümün yaşandığı bir süreç oldu. Kürt sorunu şu anda siyasi aktörlerden çok güvenlik bağlamında tartışılıyor. Türkiye'yi bu noktaya ne getirdi?
Biliyorsunuz masa 7 Haziran seçiminden önce devrildi. Çözüm süreci veya diğer ifadesiyle Dolmabahçe mutabakatı 7 Haziran seçimlerinden önce bozuldu. Burada karşılıklı olarak, “Sen bunu yaptın. Ben bunu yaptım” polemiğine girmek yerine hem hükümet hem de PKK ile ilgili daha genel bir fotoğraf ortaya koymak lazım. Birincisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Türkiye içinde ve Türkiye sınırları dışında, yani Suriye ve Irak'ta, Kürt meselesi ile ilgili üzerinde mutabakata varılmış bir makro projesi yok. Üzerinde mutabakata varılmış dediğim, hükümeti, asker ve polisi ile MGK'nın yani devletin topyekun iradesi haline gelmiş bir makro proje yok.
“OYSA BÖLGESEL ŞEKİLLENME ŞUAN ÇOK ÖNEMLİ...”
“Tabii ki! Geldiğimiz noktada Kürt meselesini sadece Türkiye içerisinde bir sorun olarak değil mutlaka Ortadoğu sorunu içinde ve küresel ele alma mecburiyeti var. Bu denklem böyle. Onun için makro projenin mutlaka Türkiye içi ve Türkiye dışı, birbiriyle uyumlu, kararlı, istikrarlı ve uzun vadeli olma mecburiyeti var. Proje yok tesbitine AK Parti ve hükümet çevreleri itirazediyorlar.“Olur mu? Biz bu kadar demokratik adımlar attık.” diyorlar. Doğru. Türkiye'de bu yönde bazı adımlar atıldı ama benim dediğim daha başka bir şey. Türkiye Cumhuriyeti 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla şekillenmeye başladı. 29 Ekim 1923'te de Cumhuriyet kuruldu. Ama bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin paradigması 1924 Anayasası ile birlikte oluşmaya başladı. Yani 1920 ile 24 arası ayrı, 1924'ten sonrası ayrı. 1920 ile 1924 arasında Türklerin ve Kürtlerin eşitliği var. Laikçi Ulus Devlet anlayışı yok. 1924'ten sonra ise laikçi ulus devlet paradigmasının devreye sokulması ve tekçi, Türkçü bir anlayış ile yeni bir kimlik inşası var. Türkiye Cumhuriyeti 1924'te bu yola girdi. “Niye, nasıl oldu, neler yaşandı?” bunlar başka bir tartışma konusu. Ama bugün bu paradigma artık 1950'nin, 1980'in, 2000'in, 2010'un paradigması ile götürülemez. Ortadoğu'da 40 milyon civarında Kürt var. Bunun yaklaşık yarısı Türkiye'de yaşıyor. Irak'ta bunların bir statüsü oldu, kimliği oldu. Suriye'de fiilen bir pozisyon elde edildi. Türkiye'de de artık yeni bir paradigmaya ihtiyaç var. Bundan sonra ulus devlet anlayışıyla devam etmek mümkün değil. “Laikçilik büyük oranda törpülendi” Kemalist paradigmanın ‘laikçi' jakoben yanı önemli oranda törpülendi. Ancak laik cumhuriyetin Müslüman olmayan ya da dindar olmayanın da tüm hak ve hukukunun korunduğu, Alevilerin haklarının tanındığı, Cemevi, tekke ve tarikatların, medreselerin açılabildiği demokratik bir laiklik anlayışı kurulması lazım. Laikçilik törpülendi ama Cumhuriyet'in “Türk” anlayışı değişmedi. Bu ne demek? Kürtler ya da diğer halklar kültürel haklarıyla yani dershaneyle, okulla, şarkıyla, türküyle yetinebilir ama devletin dili Türkçe. Bakın resmi demiyorum, devletin dili Türkçe. Bütün herşey “Türk'e göre”. Diğer unsurlar ise bir aksesuar olarak durabilirler. Kürt halkının bunu bu şekliyle kabul etmesi mümkün değil. Peki ne olacak? Kürtler ayrı bir ulus devlet mi kuracak? Kürtler buna uzun zamandır karşı çıkıyorlar. Bugün sadece dindar Kürtler değil sosyalist Kürtlerin de büyük bir kısmı buna karşı.Korktukları veya takiye yaptıkları için değil. İki sebebi var bunun. Birincisi, “Dünyada artık ulus devlet modeli eskidi. Balkanlar'da da, Kafkaslar'da da, Ortadoğu'da da Avrupa Birliği gibi bölgesel, havzasalentegrasyonlar dönemi. ” diyorlar. İkincisi, “Bu bugün Kürtlerin yararına değil. Büyük acılar getirecek. Çözüm değil.” diyorlar. O halde Türk'ün, Kürdün, Arabın… birlikte yaşayabileceği yeni bir Cumhuriyet inşa etmek lazım. Suriye'deki Kürtler Suriye içinde, Irak'taki Irak içinde, İran'daki İran içinde bütün haklarına sahip olsunlar. Nedir bunlar? Eşit vatandaşlık, ana dilde eğitim…”