Günümüzde güven, adını sıkça andığımız fakat varlığını nadiren hissedebildiğimiz bir kavrama dönüştü.
Eskiden birinin gözlerine bakarak içimizi açabilirken, bugün kelimelerimizi ölçüp biçerek konuşuyoruz.
Çünkü anlatılanların anlaşılmaktan çok yargılanacağı, sır olarak kalmaktan ziyade dolaşıma gireceği endişesi taşıyoruz.
Güven, hız çağında yavaş kalan bir duyguya dönüştü; sabır ister, emek ister; ancak zamanın ruhu bunlara pek alan tanımıyor.
İnsanlar artık anlamak için değil, cevap vermek için dinliyor.
Herkesin bir görüşü var ama kimsenin gerçekten ayıracak vakti yok.
Sosyal medya çağında her şey görünür, her şey paylaşılabilir hâle geldikçe mahremiyet de güven de aşınmaya başladı.
İçimizi döktüğümüzde bunun bir gün “malzeme”ye dönüşmeyeceğinin garantisi yok.
Belki de bu yüzden konuşmak yerine susmayı daha emniyetli buluyoruz.
Suskunluk, modern insanın kendini koruma güdüsü hâline geldi.
Bu durum, eski bir Nasrettin Hoca fıkrasını hatırlatır.
Hoca’ya biri gelip bir sırrını anlatır ve “Aman Hoca’m, kimseye söyleme.” der.
Hoca da ciddi bir ifadeyle, “Ben kimseye söylemem; ama senin söylediğin kişi de benim gibi söylemezse, bu sır köyde çok yaşayamaz.”
diye karşılık verir.
İnsanlar güler ama verilen mesaj açıktır:
Güven yalnızca sırrı tutmak değil, emaneti taşıyabilecek bir karakter meselesidir.
Oysa insan, anlaşılmadan iyileşemez.
Güven olmadan yakınlık kurulamaz; yakınlık olmadan da gerçek bağlar oluşmaz.
Bugün içimizi kimseye açamayışımız, güçlü oluşumuzdan değil; incinmekten yorulmuş olmamızdandır.
Belki de yeniden güvenmeyi öğrenmek için başkalarından önce güvenilir olmayı hatırlamamız gerekir.
Çünkü güven, talep edilerek değil; davranışla, zamanla ve sessiz bir sadakatle inşa edilir.
Vesselâm…












