Kiğı’nın güneşi başka doğardı
Seyit Kasım'ın zirvesine çöken sis ağır ağır dağılır, güneş toprağa, ferdasında insanın yüreğine işlerdi.
Kerek Deresi'nin serin nefesi vadiden süzülür; esinti kekik kokusunu alıp Eski Çarşı'nın tarihine yoldaş olurdu.
O saatlerde Kiğı henüz uyanmamış, tabiat gerçeğini anlatmaya yüz tutmuştu.
Yıllar önceydi.
Kiğı Eski Çarşısı'nın yukarısında, eski taş yapılı kahvenin önünde herkesin bildiği bir köpek yaşardı.
Kimse ona sahip çıkmamıştı; herkes biraz sahibiydi.
Esnaf artan ekmeğini bırakır, çocuklar başını okşar, yaşlılar yanından geçerken selâm verir gibi bakardı.
İsmi yoktu, kendisi varlığıyla ordaydı.
Bir kış mevsiminin gün doğumu vaktiydi, gece boyunca kar, tipi dinmedi.
Beyaz örtü yolları kapatmış, dilleri yumuşatmıştı.
Taş duvarlı kahvenin önüne gelenler onu hareketsiz buldu.
Soğuk, küçük bedenini usulca uykuya yatırmıştı.
Kimse yüksek sesle konuşmadı.
Çay bardaklarının buharı havaya karışırken, bir adam eğildi; üzerindeki eski paltoyu çıkarıp köpeğin üzerine örttü.
O an kimse emir vermedi, kimse karar almadı.
Görünmeyen bir anlaşma vardı sanki.
Kürek getirildi.
Kar eşelendi.
Toprağın donmuş yüzü sabırla açıldı.
Bir dost uğurlanıyor gibiydi.
Toprağa bırakılırken tipide takatini yitirmişti.
Uzaktan derenin akan suyunun sesi duyuldu.
Bir yaşlı adamın, dudaklarının arasından belli belirsiz bir dua semaya savruldu.
Orada bulunanların yüzünde aynı düşüncenin, duygunun ifadesi vardı:
"İnsan, merhamet ettiğinde kendini bulandı."
O gün kimse bunu tartışmadı.
Kimse “değer miydi?” diye sormadı.
Soruların yanıtları akılla değil, yürekle karşılanıyordu.
Kiğı’da hayat böyleydi.
Kocamış tepeler, kendisine ait olanı ayırmıyordu.
Akan dereler susayana kimiliğini sormuyordu.
Toprak, üzerine atılan tohumunu reddetmiyordu.
Tabiatın vazgeçilmez diliydi.
Varlığın kıymeti büyüklüğüyle değil, hissedilen bağlarıyla ölçülüyordu.
Kentlerde ise gözler birbirinden kaçıyor.
Kalabalık büyüyor, ruhlar daralıyordu.
İnsan yaşamın hızlı akışının içinde hissetmeyi unutuyordu.
Kiğı'da, bir canın ardından eğilen başlar bize başka bir hakikati ifade ediyordu:
Şefkat, gösterildiği yerden çok, insana ait doğduğu kalplerde mana buluyordu.
Mesele hiçbir zaman nebatattan bir canlı değildi.
Mesele, insanın içindeki duyarsızlığı gömüp yerine yumuşak bir yer açabilmesiydi.
Kiğı’nın o karlı, tipiden günü hâlâ benliğimde durur.
Kar eridi, mevsimler değişti, insanlar dağıldı.
O küçük köpeğin mezarının üstünde açan ilk yabani çiçek, sessiz bir ders bıraktı geriye:
"Merhamet toprağa atılan bir tohum gibidir".
Gören gözleri azaltır, hisseden kalpleri çoğaltırdı.
İnsansoyu nebatattan bir canlıya gösterdiği merhamet ile yeniden insan olurdu.












