Bu yazının başlığını; 1931’de Suriye’de doğup 2022’de İstanbul’da hayata gözlerini yuman mütefekkir Cevdet Said’in, Peygamber Efendimize dayandırılan bir hadisten esinlenerek kaleme aldığı o meşhur kitabından ödünç aldım. Kitapla ilk tanışıklığım, hafızam beni yanıltmıyorsa 1999 senesindeydi. Söz konusu hadisin sahihliği hakkında derin bir teknik bilgim olmasa da zihnimde bıraktığı çağrışım ve kalbimde edindiği yer her zaman çok kıymetli kalmıştı.
Cevdet Said, Habil ile Kabil’in kıssasında geçen; “Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.” (Mâide, 28) ayetinden yola çıkarak, kardeş kavgasının insanlığın önüne dikildiği o karanlık mecraları muazzam bir şekilde dile getiriyor.
Aynı anne ve babanın çocukları olan biz insanoğlu; tıpkı Habil ve Kabil gibi her gün kendi aramızda haklı ya da haksız kavgaların içerisinde bocalayıp duruyoruz. Mensubu olduğumuz dinin, “Müminler ancak kardeştir” uyarısına ve emrine rağmen, kendi aramızda bile gerçek manada kardeş olamamanın derin ıstırabını yaşıyoruz. Kardeşin kardeşe el kaldırmayacağını bize öğreten ilk insanın Habil olduğunu söylesek, herhalde yanlış olmaz. Hatta Habil; kardeşlik hukukunun ilkelerini insanlığa miras bırakan ilk yasa koyucudur.
Bunca yasaya ve toplumsal kurala rağmen bizler hâlâ kardeş kavgasını, hatta kardeş katlini körükleyecek davranışlardan kaçınmıyor; bizzat bu eylemlerin içinde yer alıyoruz. “Bana vursan da beni kırsan da sana elim kalkmayacak” diyen Habil'in ferasetinden bugün fersah fersah uzaktayız. Hele ki yaptıklarımızın "doğru" olduğuna dair bir inancımız varsa, nefsimizi bir gurur abidesine dönüştürüp kendimizi hemen "allâme-i cihan" ilan ediyoruz.
Dünyanın türlü renklerini hazmedemeyenler; kendi çıkarlarını ve ideolojik saplantılarını adeta birer "kıble" edinmiş durumdalar. İnsanlar; kimi zaman renginden, kimi zaman düşüncesinden, kimi zaman da inancı ya da mezhebi dolayısıyla "hakir" görülüyor veya kolayca "kâfir" ilan ediliyor. Halbuki rehberimiz Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmamış mıydı?
“Yakında büyük fitneler olacak; o fitnelerde oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan daha hayırlı olacaklar. Kim o fitne içinde bulunursa ondan uzak dursun. O zaman bir iltica yeri, sığınacak bir mekân bulursa ona sığınsın.”
Ne yazık ki ilahi emirlerden ziyade, "Kabilleşmiş" nefsimizin istek ve arzularına göre savruluyoruz. Bugün dünyada "Habilce" bir vakardan ziyade, gaddarca bir "Kabillik" hüküm sürüyor. Oysa Habil ve Kabil kıssası, sadece Kur’an’da geçen bir anlatı değil; Tevrat ve İncil’de de yer bulan evrensel bir ibret levhasıdır. Tercih yine biz insana bırakılmıştır: Habil’in teslimiyeti mi, yoksa Kabil’in bitmez tükenmeyen hırsı mı?
Modernizmin bugün kulaklarımıza fısıldadığı hırslar, aslında Şeytan’ın Kabil’e fısıldadıklarıyla aynı; değişen sadece zaman ve mekândır. Ruhlardaki ihtiras ve sahip olma duygusu zamansız bir hastalıktır. Aşırı hırslarımız dünyayı yaşanmaz hale getirirken, kölesi olduğumuz bu çarkın arasından sıyrılıp modernizme haykırmak gerekmez mi?
“Âdem’in oğlu Habil gibi ol!” düsturunu hem kendimize hem de tüm dünyaya duyurmanın vakti geldi de geçiyor. Bu ilkeyi bir "serlevha" yapıp hayatımızdaki yol işaretlerine dönüştürmeliyiz. Geçmişin acılarını ve düşmanlıklarını bir kenara bırakıp, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” ayetinin gölgesine sığınmalıyız.
Kaybedilecek bir canımızın, feda edilecek tek bir anımızın dahi olmadığı bu dünyada; kardeşin kardeşe gerçekten "kardeş" olduğu bir atmosferde buluşmak ümidiyle...
https://yukseldargin.blogspot.com/2026/04/ademin-oglu-habil-gibi-ol_01431180311.html











