Seyahat etmeyi hep çok sevmişimdir; yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, başka hayatların içine, hatıralarda kalacak olsa da karışmak…
Evliya Çelebi’nin seyahat anlatısında şefaat dileğinden seyahat huzuruna kavuşması anlatılır ya… Bunu her duyduğumda yolun yalnızca bir güzergâh değil, bir çağrı olduğunu düşünürüm. Belki de bazı insanların kalbine yol sevgisi en başından yazılmıştır; neresi olursa olsun, içinde gizemli bir ses hep “git” der.
Bir otobüs gördüm; üzeri balonlarla süslenmiş, kocaman harflerle “Yeni Bingöl” yazıyordu. Otobüsün süslenmiş hâlini görünce o yol çağrısını yeniden hissettim içimde. Farklı yerler görebilme umuduyla içim coşkuyla dolarken, aradan birkaç gün geçmeden yeniden yola revan olmak nasip oldu. Bu yolculuğu hep birlikte temaşa edelim istedim.
Yolculuğumun istikameti, yeşilin ve mavinin birbirine karıştığı Karadeniz’e doğruydu. Zifiri karanlık bir gecede adımlarım beni sükûnetle otobüse götürdü. Bingöl’den Trabzon’a uzanan, yeni anılar doğuracak uzun bir yol… Henüz sabah güneşinin aydınlığına kavuşmamış gökyüzü, geceyle tan arasında sessizce bekliyordu.
Erzurum’un hâlâ karlarla örtülü dağları karşılıyordu bizi. Yol boyunca beyaz gelinliğin sessizliği eşlik etti cam kenarından süzülen bakışlarıma. Sonra yavaş yavaş gün ağardı… Ufukta kızıllığa çalan, tabloyu andıran bir gökyüzü belirdi. Güneşi ardımızda bırakırken şehirler geçti yanımızdan; Erzincan, vadiler, dağlar ve uzun yollar… Nihayet, denizin kokusunu taşıyan rüzgârıyla Trabzon karşıladı bizi.
Kahvaltı için ilk durağımız Zigana oldu. Camdan doğayı seyrettim; karşımızda gürül gürül akan bir dere, cıvıl cıvıl öten kuş sesleri… O serin Karadeniz sabahında, buğusu üstünde çayı yudumlarken insanın içi tarifsiz bir huzurla doluyor. Ardından Hamsiköy’de enfes bir sütlaç yedik. Yolun yorgunluğu, sıcak bir kaşığın samimiyetiyle dağılıyordu sanki.
Bir sonraki durağımız, Trabzon’un en belirgin simgelerinden biri olan Sümela Manastırı oldu. Karadeniz’in muazzam doğasının içinde, sarp kayalıkların arasına kurulmuş bu yapı; tarih kokan taş duvarları ve mistik atmosferiyle büyüledi bizi. Manastıra doğru ilerlerken yol boyunca harika manzaralar eşlik etti bize: gürül gürül akan dereler, yemyeşil ağaçların arasından uzanan yollar ve sislerin ardına saklanmış koca dağlar…
Manastıra ulaşmak için merdivenleri, basamakları incitmekten korkar gibi ağır ağır çıktım. Ara ara durup soluklandım; içime çektiğim temiz havanın ruhumu tazelediğini hissettim. Karadeniz denince aklımıza çay ve horon gelir. Yol üzerindeki çay fabrikalarında horon sesleri karşıladı bizi. Çayın soframıza gelene kadar geçtiği yolculuğu dinledik, taze demlenmiş çaylarımızı keyifle yudumladık. O an anladım ki Karadeniz, yalnızca doğasıyla değil, insanının sıcaklığıyla da insanın içine işliyor.
Mavinin ve yeşilin dostluğuyla rotamızı Uzungöl’e çevirdik. İsviçre’yi andıran manzarasıyla karşıladı bizi Uzungöl. Bir tarafta gölün dingin mavisi, diğer tarafta onu çevreleyen yemyeşil dağlar… Sanki tabiat bütün renklerini burada toplamış gibiydi. Göle baktıkça insanın içindeki bütün fırtınalar diniyor. Rüzgârın serinliği hafifçe yüzüme dokunurken uzun uzun seyrettim manzarayı. Uzungöl’ün güzelliği anlatılmaz; hissedilir. İnsan ruhunda derin bir iz bırakır.
İkinci gün rotamızda Rize vardı. Nereden başlamalı bilmiyorum… Coşkuyla akan Gelin Tülü Şelalesi mi, yoksa sislerin arasına saklanmış Ayder Yaylası’nın dumanlı dağları mı? Karadeniz’in her köşesi ayrı bir kartpostal gibiydi. Bir yanda bulutların arasından görünen yemyeşil tepeler, diğer yanda coşkuyla akan çaylar…
İşte Sevdaluk Köprüsü… Üzerinden geçerken insanın içini tarifsiz bir heyecan kaplıyor. Ahşabın kokusu, suyun sesi, dağların zirvelerinden süzülen sis… Karadeniz’de doğa yalnızca görülen değil; yaşanılan, insanın içine işleyen bir his sanki. Her durakta biraz daha hayran kaldım, her manzarada biraz daha sustum. Çünkü bazı güzelliklerin karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor.
Güzelliği fark etmekle güzelliği hissetmek arasında ince bir çizgi vardır. Ben de bu yolculukta o ince çizgide, bir akşam serinliği gibi yürüdüm.
Yıllar önce Recâizâde Mahmut Ekrem’den okuduğum bir alıntı kalmıştı aklımda; bu yolculuğu onunla noktalamak isterim:
“Bir Kitâbullah-ı âzâmdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.”












