Üniversite yıllarımda okuduğum “Yoldaki İşaretler” adlı eserinde 20. yüzyılın önde gelen İslam fikir adamlarından Seyyid Kutub; özellikle İslam'ın evrenselliğini esas alırken ona göre coğrafi sınırların olmaması gereken İslam toplumu; ırk, mezhep ve etnik köken gibi kısıtlayıcı durumların da ötesinde tevhid inancına, Allah'ın hükümlerine ve Hz. Peygamberin sünnetine teslim ve tabi olmakla refah ve huzur içinde yaşayabilir.
Üstad Seyyid Kutub, İslam ümmetini ulusal sınırlarla çizilmiş, parçalanmış yapılardan ibaret olarak görmez. Ona göre Müslümanların vatanı tektir, tek olmalıdır. Dâr’ul İslam, daimi bir diriliş ve inanç temelli olup coğrafi, kültürel veya etnik sınırlardan kesinlikle uzak olmalıdır.
Coğrafi haritalar, sınır kapıları, tel örgüler, pasaportlar, vizeler cismani olarak tüm insanlığı kıtalara, ülkelere, bölgelere ayırırken; aslında insan ruhu, her zaman sınırları tanımayan ve kendini daha kapsamlı bir bütüncül aidiyeti hissettirecek sonsuz ve sınırsız bir dünyanın arayışı içerisindedir.
İslamdaki ümmet bilinciyle bakıldığı zaman karşımıza tek harita, ortak kader ve sorumluluk ahlakı çıkar. İnsanlar, sadece kendi yaşadığı çevreden değil, dünyanın öbür ucunda hiç görmediği Müslümanların, insanların acılarından, gözyaşından da sorumlu kabul etmelidir kendini.
Ümmet anlayışında ötekileştirme yoktur; insanı, temelinde menfaat yatan çıkmaz sokakların labirentlerinden çıkarıp evrensel huzurla bezenmiş bir konuma yükseltmek vardır.
Batıdaki bir ağacın yaprağı sararıp dökülse, doğudaki bir ağacın dalı titremeli, incinmeli, kırılmalı ümmetçi zihniyete göre.
Aynı hakikatin repertuarından beslenen, sevgi temalı şiirler, türküler, destanlar haykıran ve her çeşit kulağa hoş gelen farklı farklı melodilerde buluşan milyonlarca sesin senfonisinden başkası değildir ümmetçilik.
Izdırabın, hayallerin ve ümidin daima evrenselliğine vurgu yapan ümmet bilinci; aynı inançla yoğrulmuş, aynı kıbleye dönmüş, aynı kıbleye el açmış, söylemin ötesinde, aktif ve istikrarlı bir eylem içinde akan muhteşem bir ırmak gibi ortak bir dünyayı inşa eder, yeşillendirir, dal budak salar.
Bu evrensel anlayışın baş aktörü hiç kuşkusuz adalet mekanizmasıdır, asıl teması ise hiçbir karşılık beklemeden gösterilen merhamet ve muhabbettir.
Bu manevi duruş vesilesiyle sadece bir topluluğun, ırkın, mezhebin değil; insanın evrendeki yerini, anlamını ve vicdani sınırlarını bulma çabasıdır. Şairlerin mısralarında filizlenen, filozof ve bilge adamların adalet arayışında şekillenen bu ruh ortaklığı, çağların ötesinden bize fısıldamaya devam ediyor: İnsan, ancak bir başkasının yarasını sardığı ve kendini o büyük bütünün mukaddes bir parçası olarak gördüğü müddetçe gerçekten insandır.
Bu bütünlüğe kapsamlı bir bakış açısıyla bakan bir başka mütefekkir Gazali’ye göre ümmet, farklı organları olsa da birbirine görünmeyen manevi bağlarla bağlı tek bir beden gibidir. Tıpkı kalpteki bir ızdırabın gözü yaşartması, midedeki bir ağrının tüm bedeni uykusuz bırakması gibi, yeryüzünün öbür ucundaki bir mazlumun, mağdurun çektiği çileler, gördüğü zulümler diğer her müminin kalbinde kesinlikle etki bırakmalıdır. Gazali’nin düşünce dünyasında bu etkileşim, her çeşit bencillik hastalığının bir numaralı tedavi edici ilacıdır.
Ümmet bilinci, farklı kültürlerden ve ırklardan meydana gelen toplumları adalet, merhamet, muhabbet ve ortak bir kader bilinciyle birbirine bağlayıp medeniyet kurmanın ve her türlü haksızlığa ve zulme karşı koymanın başlıca toplumsal şartıdır.
Ama maalesef ki günümüzde Müslümanlar, kendi içindeki o gerçek Kur’an ve Sünnet endeksli ümmetçi ruhunu keşfedememiş, benliğini ve bencilliğini ümmetin ortak vicdanında eritememiş, aksiyona ve küresel bir ruha bir türlü dönüştürememiştir.
Ve tabii ki bu büyük boşluğu bir fırsat bilip kendi hesabına göre değerlendiren ve dolduran başta Siyonist İsrail olmak üzere merhametten, adaletten nasibini alamamış, ahlaki sorumluluktan olabildiğince uzak vahşi Batı ve uşakları kendi çıkarları uğruna başta islam dünyası olmak üzere tüm dünyayı cehenneme çevirip duruyorlar.












