Yağmur damlaları, iyiliğin görünmez bir kaynaktan süzülmüş hâlini taşıyan büyülü bir ahenkle toprağa düşüyordu.
Damlalar yere değdikçe kusursuz bir düzen içinde sanatının izlerini bırakıyor, her biri özünden doğmuş bir nur gibi parlıyordu.
Doğuda yürüyen bulutların arasından düşen ilk damla yüzüme değdiğinde, yüreğimde uzun süredir kapalı duran bir kapı açıldı.
Adını koyamadığım bir ahengin topladığı sakin güç içime yayıldı.
Hoş geldiniz, coğrafyama can veren; toprağın bağrına inci taneleri gibi düşen göğün gözyaşları.
Huşu ile dökülen damlalar, Bingöl’ün doğasına ağlayan yeni doğmuş bir bebek gibi nefes aldırıyor, ciğerlerini açıyordu.
Çapakçur Suyu’nun kıyısındaki söğüt dalları, hafif bir devinimle beşere ve nebatata estetiğin sessiz dilini gösteriyordu.
Şeker Baba Dağı eteklerinde dolaşan kekik kokusu, yağışın serinliğiyle birlikte yüreğime doldu.
Mor çiçekler Kiğı’nın kayalıklarından başını uzatmış, ıslak toprağı seyre dalmıştı.
Murat Nehri’nde dolaşan balıklar, suyun yüzeyine yaklaşarak düşen damlaların temposuna kendi devinimleriyle eşlik ediyordu.
Göynük Vadisi üzerinde dönen kuşlar, inişin tabiî akışına canlı bir heyecan katıyordu.
Her damla, çocukluğuma bıraktığı hatıraları yeniden uyandırdı.
Peri Suyu kıyısında dolaştığım günler, ısınmış toprağa düşen yağmur kokusu, Bingöl Ovası’nın serin akşamlarında hissettiğim duyguları yeniden canlandırdı.
İçimdeki masumiyet, o günlerde olduğu gibi saklanacak bir yer aramadan ortaya çıktı.
Düşüncelerimle yağmur damlaları arasında sessiz bir konuşma başladı.
Her gelişinde neden içimdeki ağırlığı hafifletiyorsun?
“Toprak beni tanıyor. Sen de tanıyor, hatırlıyorsun.” diyordu.
Senin bereketli damlalarının altında yürümek istiyorum, izin verir misin?
“Gel, birlikte yürüyelim.” diyordu.
Bu çağrıyla önümde eski bir patika uzandı.
Sağer Deresi’nden yükselen buğu ağır ağır çevreye yayılıyordu.
Damlalar, Çır Şelalesi’nin akışında birleşerek içli bir ezgiye dönüştü; şelalenin çevresindeki sarı gelincikler bir çember gibi dizildi.
Her renk, her çiçek ayrı bir tabloda çizilmiş bir resim gibiydi.
İçimde büyüyen monolog taşarak dışarı akmaya başladı.
Yağmur damlalarının üzerime düşüşünün yüreğime getirdiği ferahlık hiç eksilmesin.
Damlalardan yükselen yumuşak bir mırıltı kulağımı huzur veren bir sesle okşadı:
“Dilerim eksilmesin.”
Bingöl’ün doğası, zamanla mekânı kendi uyumunda eriterek inci taneleri gibi düşen damlaların içinde gülümsüyordu.
Ufuk çizgileri yumuşadı.
Bitkiler safâ içinde bir nefes aldı, kuşların kanatlarında ince bir parıltı belirdi.
Çapakçur Vadisi boyunca uzanan çimenler, yağmurla birlikte bir cezbe hâline büründü.
Her çimen tohumu suyun taşıdığı hikmeti yansıtarak toprağın altından başını kaldırdı; görünmez bir uyum içinde kendini gösterdi ve içimdeki ağırlıkları sadeleştirdi.
Yağmurun düşüşünde arınma ile hatırlama aynı anda benliğimde birleşti.
Bingöl’ün florası, dereleri, gölleri, şelaleleri ve yükselen tepeleri tek bir fotoğrafın etkileyici renklerine dönüştü.
Her yağmur yağışında yeniden çekilen bir fotoğrafa…
Not:Bu yazı/m özgün anlatım dili ve duygusal atmosferi muhafaza edilerek, anlam bütünlüğüne dokunulmadan tarafımdan parafraz edilmiştir.













