İçimde, çocukluğumdan bugüne uzanan, iç içe kıvrılan bir yol hissediyorum.
Zamanın eskitemediği gölgeme geri dönmüş bir yol…
Her adımım, kendi içime yeniden kazınan bir yazgının işareti gibi.
Ben o vadilerin arasında büyürken toprağın bile dili vardı.
Her toprak zerresi, bir sır diyarının dilsiz gözcüsüydü.
Her asûmân, omzumdaki görünmez yükü fark etmiş gibi ağır ağır süzülürdü.
Şimdi anlıyorum:
İnsan, nereye giderse gitsin, ilk toprağının iştiyakını yanında taşır.
Fotoğraftaki masaya kapanmış eşyalar, zamanın içinden düşmüş anılarım gibi…
Çömçe, çocukluğumun sıcaklığına tutunamayan ellerim; kolye, göğsümün ortasında unutulmuş bir tılsım; telefon ise kimseye söyleyemediğim gecelerin durgun imgesi.
Kimi vakit nidalarını duyuyorum:
Kiğı’nın ceviz kokulu tanyerleri, Karer’in dar patikalarından yükselen keçi çanları, Bingöl’ün sularına yansıyan eski yüzler…
Hepsi içimde zamanın kutsal devinimi.
Ben onlardan kaçmadım; onlar da benden gitmedi.
Solmuş gölgelerimizi farklı duvarların hafızasına bıraktık.
Göldeki su devindiğinde yüreğimde bir şey eski yerine dönüyor.
Bilirim; Karer’in uçurumlarında dolaşan çocuk hâlim, o gölün yüzeyine dokunup beni yeniden çağırıyor.
“Buradayım,” diyor, “sen olmadan yıllar büyüdü içimde; gözlerin hâlâ bu diyarda üzerime düşüyor.”
Çoğu kez kendimi bir ritüelin ortasında buluyorum:
Gölgem geçmişimin gölgesine değiyor; ikisi birlikte büyüyor, ikisi birlikte hüzün olup susuyor.
“Ne yürüyüşüm tamam ne de varışım; bir eşikte duruyorum.”
Benliğimde yarım kalmış bir yolculuğun imgeleri…
Her yeni gün Kiğı’nın serin nefesinden süzülüp Karer’in şiirine karışıyorum; akşamın
mehtabında ise Bingöl’ün abıhayat suyu ruhuma şifa gibi akıyor.
O fotoğraftaki yüzlere baktığımda kendi yüzümün parçalarını görür gibi oluyorum:
Yorgun ama direnen, kırılmış ama ışığını saklayan, susmuş ama sözleri hâlâ hücrelerimde konuşan…
Biliyorum ki zamanın silmeye çalıştığı her anda bir yerden yeniden beliriyorum:
Kesme taşlarla döşenmiş bir sokağın başında, sağanak sonrası bir gökkuşağının altında, elleri nasırlaşmış bir annenin yüreğinde…
İçimde hep aynı nakaratın döngüsü:
“Sen, yarım bırakılmış bir ezginin içimde saklı duran ve vakti gelince tamamlanacak cümlesiydin.”
Belki de bu yüzden hiçbir yere tam ait değilim.
Her yer benden bir iz; ben ise her yerden bir parçaydım.
Üzerimde Kiğı’nın yağmurla şekillenmiş killi sabrı, Karer’in içten yükselen hüznü ve Bingöl’ün hayat veren damlası var.
Taşıdığım parçalar birleşince içimde yavaşça bir füsun yükseliyor:
Kendimi anlatmanın, hatırlamanın ve kendi içimde yeniden doğmanın füsunu.
Biliyorum:
Çocukluğumdan bugüne kıvrılarak uzanan helazonik yolun içinde hiç yitmeyen bir ben duruyor.
Kıpırdamayı, yeniden ışığa çıkmayı, yeniden konuşmayı bekleyen…
Yıllardır dingin biçimde yüreğimin derinliklerine gömülmüş yanım o.













