Tarihi anlatan kitapların tozlu sayfaları arasında gezinirken özellikle Ortadoğu’da Kudüs, Bağdat ve Şam gibi ilmin, izzetin, huzurun en güzel adresi sayılan bu ihtişamlı kentlerin her bir köşesinde mutlaka insanı kendine hayran bırakan harika öyküleriyle karşılaşırsınız.
Bu kentlerde insanlığa ders veren paha biçilemez zengin kütüphaneler, devasa külliyeler, dünyaya yön veren icatların gerçekleştiği bilim, sanat ve kültür merkezleri; şimdi harabe veya müzeye dönüşmüş olsa bile hala yerli yabancı turistlerin yoğun uğrak yeri ve bilimsel araştırmaların, belgesellerin en önemli konularından olmaya devam etmektedir.
Tüm insanlığa ışık olan ve yol gösterici mükemmel eserler bırakan Abdülkadir Geylani, İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Gazali, Cüneyd-i Bağdadi gibi bilginlerin yetiştiği dini ve pozitif ilimlerin yuvası olan medrese ve mabedlerin hüzünlü minarelerinden gökkubeye doğru ne yazık ki şimdi çok acı çığlıklar yükseliyor.
Nice alimler, münevverler yetiştiren ve nice şaheserlere ev sahipliği yapan bu kadim kentlerin baş mimarının kuşkusuz Allah indinde makbul olan tek din İslam ve ona gösterilen derin sadakat ve samimiyetin gölgesinde yükselen o muhteşem kültür ve medeniyet olduğu inkar edilemez bir gerçektir.
Bir zamanlar gökyüzünde uçan kuşun kanadına bile bu medeniyetin adını yazdıran, rengarenk güzelliklerini nakşeden ve bütün kainata kılavuzluk eden bu muazzam medeniyetin ilahi kervanı, tarihte dağları denizleri aşan bir güç ve kuvvette iken, heyhat, şimdilerde dümdüz yollarda bile kendi yolunu şaşırıp kalmış garip bir yolcuyu andırıyor.
Şimdi müzmin bir hasta ve her tarafı yara bere içinde olan yaralı bir aslanı andıran bu hasta medeniyet; cehalet, gaflet ve özellikle tefrikanın da etkisiyle ne yazık ki kan ve gözyaşının oluk oluk aktığı bir coğrafyaya dönüşmüş, gerisin geriye gitmiştir.
Nitekim, şimdiki İslam ümmeti, imamesi kopmuş bir tesbihin taneleri gibi darmadağın olmuş, her biri bir tarafa saçılmış ayrı ayrı yönlere bakıyor, kendi dar dünyasında bencilliğin sonucu olan bir acının, ızdırabın içinde boğuşup duruyor, derdine derman için de kendisini daha da hasta eden, hatta zehirleyen insafsız hakim ve hekimlerden adalet ve şifa dileniyor.
Halbuki, asırlarca sapasağlam ayakta kalan bir ulu çınar misali etrafına ihtişam salan ve gölgesinde adeta kurt ile kuzuyu bile yan yana barındıran, onlara altın çağlarını yaşatan ne güzel bir medeniyettir bu.
Zamanında gerçek ümmet şuuruyla hareket edildiği içindir ki sevginin, barışın, adaletin, hoşgörünün ve güvenin teminatı olan İslam medeniyeti adlı bu ulu çınar, o muhteşem heybetiyle yeri göğü kendine hayran bırakmıştır.
Ancak, bütün bu sıkıntılar, hüzünler, bir tükenişin değil; bilakis, umutlu bir bekleyişin sancısı olup küllerinden yeniden doğmayı bekleyen ve kendi içindeki o ilahi nurun yansıması olan muhteşem medeniyeti yeniden keşfedecek, dağılan tesbih tanelerini yine aynı imamenin altında birleştirecek ve sonsuz vuslata kavuşturacak olan bir şafağın müjdecisidir.










