Deprem, "Beni unuttuğunuz anlarda hep yeniden geldim.
Ben hep buradayım.
Siz yeter ki beni unutmayın." diyor.
Bingöl…
Dağların arasında sessiz görünen bir şehir.
Kışın uzun sürdüğü, dumanlarının göğe ağır ağır yükseldiği, çarşıda selamın eksik olmadığı bir Anadolu kenti.
Ama bu sakin görüntünün altında herkesin bildiği, çoğu zaman konuşmaktan kaçındığı bir gerçek yaşar:
Bu şehir, toprağın hafızasıyla birlikte yaşar.
Çünkü Bingöl, Kuzey Anadolu Fayı ile Doğu Anadolu Fayı’nın birbirine yaklaştığı, yerin derinliklerinde sürekli hareketin sürdüğü bir coğrafyada durur.
Burada toprak hiçbir zaman tamamen uyumaz.
Bingöl’ün geçmişi yalnızca geçen yıllarla değil, sarsıntılarla hatırlanır.
1971’de yaşanan büyük deprem, yani 1971 Bingöl Depremi, şehir merkezini ve köyleri derinden yaralamış, yüzlerce insanı toprağa emanet etmişti.
Evler yıkılmış, köy yolları sessizliğe gömülmüş, geriye uzun süre dinmeyen bir yas kalmıştı.
Aradan yıllar geçti; hayat yeniden kuruldu, çocuklar büyüdü, yeni binalar yükseldi.
Fakat 2003 sabahı Bingöl, bir kez daha toprağın sert çığlığı ile uyandı.
2003 Bingöl Depremi, özellikle Çeltiksuyu’nda yaşanan acıyla hafızalara kazındı; genç hayatlar, yarım kalan hayaller ve bir şehrin yüreğine çöken tarifsiz bir sessizlik bıraktı geride.
O gün Bingöl yalnızca bir deprem yaşamadı; kırılganlığını, unutmanın bedelini ve doğanın karşısındaki çaresizliğini yeniden gördü.
Bingöllüler depremi aslında bilir.
Sohbetlerde adı geçer, büyükler geçmiş depremleri anlatır, “Buralar fay hattı.” denir.
Ama zaman geçtikçe insanın hafızası nisyan ile malüldür, yumuşar.
Yeni yapılan binalar güven hissi verir, günlük hayatın telaşı korkunun üzerini örter.
“Bizim mahalle sağlamdır.”, “Bu bina yeni.” cümleleri Genç Caddesi’nde, Kültür Mahallesi’nde, çay ocaklarında yankılanır.
Deprem gelecektir ama bugün gelmeyecekmiş gibi yaşanır.
İşte en tehlikeli an da budur: İnsan, tehlikeye alıştığında unutmaya başlar.
Sonra bir gece ya da bir sabah… Saatin hiçbir önemi yoktur.
Deprem kapıyı çalmaz; doğrudan hayatın ortasına girer.
Yataklar sallanır, duvarlar çatırdar, lambalar söner.
Zaman birkaç saniyeliğine donar.
O an herkes aynı düşünceyle yüzleşir: “Keşke daha hazırlıklı olsaydık.”
Anneler çocuklarını arar, çocuklar karanlıkta bir ses bekler, komşular birbirine koşar.
O saniyelerde unvanlar, zenginlikler ve tartışmalar anlamını yitirir.
İnsan yalnızca insan olur.
Deprem durduğunda ise asıl sarsıntı başlar.
Geceleri uyuyamayan insanlar, en küçük titreşimde irkilen çocuklar, kapı yanında hazır bekleyen montlar, ayakkabıyla geçirilen geceler…
Bingöl’de deprem sonrası gökyüzüne bakış değişir.
İnsanlar artık toprağa değil, birbirine güvenmenin önemini daha iyi anlar.
Paylaşılan bir battaniye, uzatılan bir bardak çorba, tanımadığın birinin omzunda ağlamak…
İşte Bingöl insanının gerçek halet-i ruhiyesi burada ortaya çıkar.
Ve sanki deprem kendi sesiyle konuşur:
“Ben sürpriz değilim.
Yıllardır geleceğimi söylüyorum.
Fay hatlarında adım yazılı; bilim insanları beni anlatıyor.
Ben doğanın gerçeğiyim.
Kızgın değilim, intikam almam; yalnızca görevimi yaparım.
Kapınızı hangi gün çalacağımı bilemezsiniz ama şunu bilin:
Bir gün hepinizin kapısını aynı anda çalabilirim.
Unutulduğum şehirlerde daha sert konuşurum.”
Bu yüzden mesele yalnızca geçmişi hatırlamak değildir; geleceği ciddiye almaktır.
Yetkililerin sağlam şehirler kurması, denetimden vazgeçmemesi, güvenli toplanma alanlarını koruması gerekir.
Bingöllülerin ise evini sorgulaması, deprem çantası hazırlaması, çocuklarına deprem bilinci kazandırması gerekir.
Çünkü deprem kader değildir; hazırlıksızlık felaketi büyütür.
Bugün Bingöl’ün dağları, ovaları ve sokakları sessizce aynı gerçeği fısıldıyor:
Deprem yine gelecek.
Ne zaman olacağını kimse bilmez.
Ama sonucu belirleyecek olan şey bellidir:
Unutmak mı, hazırlanmak mı?
Ve deprem son sözünü söyler:
“Benim sesimi korku olarak değil, hatırlatma olarak görün.
Hazırlıklı olursanız trajediye dönüşmem.
Ama beni unuttuğunuz bir anda yeniden gelirim.
Ben hep buradayım.
Siz yeter ki beni unutmayın.”












