Üç yıldır her an şahitlik ettiğimiz zulme karşılık sorumluluk taşıyan vicdan sahiplerinin “Bir şeyler yapmalıyım” çırpınışının bir neticesi olarak yola koyulan bir kervan Filistin Kara Konvoyu. Yirmi Beş Temmuz’da, yakın tarihte benzer bir soykırımın yaşandığı Bosna Hersek’ten yola koyuldu kafile. Srebrenitsa’da ilk eylemini yaparak dünyaya seslenmeye çalıştı ve Arnavutluk ile Yunanistan’da da eylemlerini gerçekleştirdikten sonra Türkiye’de ilk olarak İstanbul’da durakladılar. Yirmi farklı ülkeden, farklı etnik kökene, farklı din, dil, milliyet, ideolojiye sahip, dünya görüşleri ayrı ayrı olan ve çeşitli meslek gruplarından meydana gelen ve uluslararası yapıya sahip bir topluluk, ortak gayeyle bir araya geldi. Entelektüel ve kurumsal kimlikler, ünvanlar, inançlar; siyasi ve sosyal aidiyetler bir harman oluşturarak yolculuğa renk kattı ve fakat hiçbiri ön plana çıkmadan. Tek bir gaye ve hedef vardı: Gaye, neredeyse iniltiye dönüşen bir çığlığı seslendirmek. Hedef, bu sesin dünya tarafından duyulması ve harekete geçirilmesi. Bu konvoyda ben de vardım. Hedefe ulaşıldı mı? Bundan sonraki hareketlilik muhtemelen buna cevap olacaktır ama gayemizi gerçekleştirdiğimize inanıyorum.
Konvoyumuz Türkiye’de ise takriben on şehirde konakladı. Yaklaşık on iki gün gittiğimiz her şehirde insanlarla bir araya geldik, dünyaya seslendik ve iniltilerin gür sesi olmaya çalıştık. Türkiye sınırlarında beş yüz kadar katılımcıyla misyonu gerçekleştirdik ve üç yüz on üç kişiyle Türkiye sınırının dışına çıktık. İlk durağımız Irak, sonra Ürdün ve Batı Şeria olacaktı. Ancak biz daha Türkiye sınırının dışındaki ilk durağımıza yani Irak sınır kapısına vardığımızda durdurulduk. Yedi gün Halil İbrahim Sınır Kapısı’nda, Dicle nehrinin bir kolu üzerindeki köprüde, yollarda ve kaldırımlarda yatarak, takriben 50 derece hissedilen sıcaklık altında, umutla geçmeyi bekledik. Fakat gel gör ki Siyonizmin kanlı ellerinin sınırsızlığıyla karşı karşıya olduğumuza, bize çizilen sınırla bir kez daha şahit olduk. İsrail’in Ürdün, Bağdat Merkezi yönetim ve Irak Bölgesel yönetimi üzerindeki yoğun baskısı geçit vermedi ve fakat hiçbir hukuki gerekçe olmamasına rağmen. Doğrusu ben şaşırmadım ama şaşırılması gereken bir durumdu. Çünkü Siyonistler tam da bu algıyı oluşturmak istiyordu. Yani sınırlar benim elimde, ben geçilmezim ve yeryüzü benim hükmüm altında. Kanlı ellerimin gölgesinde her bölge!
Aslında bilinen şeyleri tekrar etmek niyetinde değilim, zira Siyonizmin yüzünü bilmeyen yok sanırım. Yalnız bilip de gözlerini kapatanlara, duyup da kulaklarını tıkayanlara ve bildiği halde bilmiyormuş gibi yaşayanlara sitemim. Şimdi bir de “orada ne işin/iz var” fısıltılarına kişisel bir cevap vermek istiyorum. Bu yazıyı da asıl bu nedenle kaleme aldığımı belirtmek isterim.
Evvela ben, etten ve kemikten menkul bir varlık değilim. Bedenime giydirilen bir ruh/can var ve bir de hiç susmayan ve adına vicdan dedikleri bir ses var. Her sabah parçalanan etler görüyorum. Onlar etten, kemikten ibaret mi sandın? Benim gibi et ve kemiğine giydirilen bir can ve hayatı vardı.
Onuru ayaklar altına alınan insanlar gördüm. Evine gelip burası benim diyen hırsız ve arsızların dayaklarına maruz kalarak, çocuklarının önünde zulme uğrayan anne ve babalar gördüm. Çocukları ellerinden zorla alınarak hapishanelere götürülüp her türlü işkenceye maruz kalan evlat ve evlat sahiplerini gördüm. Evladının parçalanmış cesedini torbada taşıyan çaresiz babalar gördüm. Açlıktan ölen, kışın soğuktan donan, yazın sıcak ve kirlilikle maruz kaldığı hastalıklarla can çekişen iniltilere tanıklık ettim. Hapishanelerde ırzına girilen kadınların sessiz çığlıklarını işittim. Sanır mısın ki sadece kadınlar? Erkekler, çocuklar, yaşlı ve gençler… hepsi aynı zulmün ortak kurbanlarıydı biliyor musun? Her gün gözyaşı, her gün bir feryat, her gün duymamız için atılan vaveylalar…“Sizi Allah’a şikayet edeceğim” diyordu bir ses. “Ne olur bize yardım edin”, “Bize yardım edecek bir Allah’ın kulu kalmadı mı yeryüzünde?” “Ey Müslümanlar, ey Allah’ın yarattığı vicdan sahipleri”, “BİZE YARDIM EDİN!” diyordu bir başka ses…
Bu kadar sesleniş yeterli değil miydi yola çıkmak için? Yazılsa mürekkep biter bu zulmü anlatmaya. Hepimizin bildiği, gördüğü ve duyduğu hakikatler yetmez mi bir şeyler yapmak için? Biri ki o biri benim bir uzvum gibi, bana sesleniyor ve diyor ki “Bir şey yap!”:
KATLEDİLİYORUM!
BANA TÜRLÜ TÜRLÜ İŞKENCELER YAPIYORLAR!
TECAVÜZ EDİYORLAR!
AÇ BIRAKIYOR, HAYVAN GİBİ DAVRANIYORLAR!
EVİMİ ELİMDEN ALIYOR VE BENİ YERYÜZÜNDEN SİLMEK İSTİYORLAR!
ELLERİM PARAMPARÇA, YÜZÜM KANLAR İÇİNDE.
PARÇALANMIŞ BEBEĞİMİN YANMIŞ KEMİKLERİNİ TOPLUYORUM.
EY SEN!
BENİ ALLAH YARATTI VE BEN ONUN MÜHRÜNÜ TAŞIYORUM.
ALLAH’IN MÜHRÜNÜ TARUMAR EDİYORLAR.
KALK VE DOĞRUL!
İNSAN VE MÜSLÜMAN OLMANIN HAKKINI VER!
İnsanı çıldırtacak veya çıldırtması gereken bu varoluş biçiminden akan derin acıların altında eziliyorum. Ben onlara yardım edecek değilim. Mazlumlar için atılan her adım bir sorumluluk ve zorunluluktur. Boynumuza borç olan bir misyonu ve olacak olan her türlü misyonu gerçekleştirmeyi kendime farz bilirim/bilmeliyim. Her bir fert tek tek hesabı dürülecek o dehşetli günde Allah’a ne sunacağının hesabını yapsın. Evde duracak ve dururken de bir şeyler yapmayacak kadar cesur da değilim doğrusu. Korkuyorum… Mazlumla bu dünyada veya ahirette karşılaştığımda ne cevap vereceğim? Ey kulum! Ne yaptın? Sorusunun muhatabı olacağım. Bir başkası benim adıma cevap vermeyecek bu sorulara. Hem içimde beni kemiren ve gitmem için çoktan fetva veren bir müftü var ki, gitmemem için hiçbir mazereti kabul etmiyor ve cevaz vermiyor.
YAHU BÜYÜK BİR YANGIN VAR! NEREYE GİDİYORSUN? NE İŞİN VAR? DENİR Mİ?
Aklımızı mı yitirdik yoksa! Korkarım ki çoğunluk yitirmiş durumda.
O yangına taşıyacağım bir damla suyla mükellefim ki Allah onu belki yangının sönmesine vesile kılar.
Biliyorum ki bir kadın olarak bu Konvoyda yer alışımı/zı bazı gerekçelerle doğru bulmuyorlar. Bir kadına yapılabilecek malum kötülüklerin başımıza gelmesi… İlk bakıldığında makul bir gerekçe gibi duruyor. Peki iyi de bu kötülük erkeklere de yapılıyor kardeşim. Şimdi ne olacak? O halde erkekler de hareket etmesin ve haydin topyekûn dönelim evimize! E şimdi kim bir şeyler yapacak? Canım evinde imkanın kadarını yap, buğz et mesela! Dua da et! Allah görüyor ya! Elinden gelen bunlar, kendini riske atman doğru değil! İslami de değil!
Hiç risk almadan, beynin ‘ne yapsam’ diye fikir işçiliği yapmadan, düzenini bozmadan, alışkanlığından vazgeçmeden, konfor alanından çıkmadan, külfetini yaşamadan bu dananın, canın yanmadan, artık dayanamayacak hale gelmeden, derdini çekmeden, dertlenmeden, dert edinmeden olmaz… yanan senin canın, bedenin, haysiyetin, ruhun, kalbin, vatanın, evladın, annen, baban, kardeşin, komşun, arkadaşın, hanen gibi hissetmeden olmaz…
Bunları hissetmeyenlerin hayatlarında imkanların bilfiil olduğu görülmemiştir efendim!
“Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Son olarak sahi, “Senin neden orada işin yok?”
Doktorant, Filistin Kara Konvoyu Aktivisti, Sema Karakulak















