Hiç düşündünüz mü, ölümsüz olsaydık ne olurdu?
Kiminizin dişleri arasında bir buğday tanesi gibi kalmış tebessümünü görür gibiyim. Ne güzel olurdu, değil mi? Hiçbir şeyi kaybetme korkusu yaşamazdık. Sevdiklerimiz hep yanı başımızda olurdu. Bir annenin çocuğuna, bir insanın sevdiğine veda etmek zorunda kalmadığı bir dünya… Fakat ya sonrası?
Sonrası yok işte.
Sonrasız bir yaşamda sonrayı düşünmek ne mümkün?
Ben düşündüm. Düşünmekle kalmadım; kalemi elime alıp kâğıda döktüm. Yazdıkça, başlangıçta güzel görünen o düşten yavaş yavaş ürkmeye başladım. Ölümsüzlük, zihnimde bir lütuf olmaktan çıktı; giderek içinden çıkılması güç bir kâbusa dönüştü.
Ölümsüzlük olsaydı, insanlar bir gün yeniden ölebilmenin yolunu arardı.
Kimi insanlar, yalnızca iyi oldukları için haksızlığa uğrardı. Çünkü haksızlığın olmadığı bir dünyada bile iyiliğin kendisi başlı başına bir suç sayılabilirdi. Merhamet zayıflık, vicdan ayak bağı, adalet ise gücü elinde tutanların dilinde anlamını çoktan yitirmiş bir kelime olurdu.
Ölümsüzlük olsaydı, sabit fikirler yüzyıllarca aynı yüzlerle dolaşırdı. İnsanlar yeniliğe kapılarını kapatır, değişimin önünde kendi elleriyle duvarlar örerdi. Gücü elinde tutanın iki dudağından çıkacak söze bakılırdı. Kimin kaderinin nereye savrulacağı, ne kadar boyun eğeceğine; ne kadar susacağına, ne kadar yalakalık edeceğine göre belirlenirdi.
Zulme uğrayanlar, başka bir hayatın ihtimalini bile düşünemez hâle gelirdi. Öğrenilmiş çaresizlik, ölümsüz bedenlerin içinde nesilden nesile aktarılan bir hastalık gibi büyürdü. İnsanlar, kurtulamayacaklarını bile bile susmayı öğrenirdi. Çünkü ölümsüzlüğün olduğu bir dünyada, zulmün de ömrü sonsuz olurdu.
Ölümsüzlük olsaydı, yaşı küçük olanlar, büyüklerin masallarını dinleyerek büyürdü. Aynı korkuların, aynı yalanların, aynı kabullerin içinde… Hiçbir zaman huzurla tamamlanmayacak uykulara dalarken kendilerinden önce yaşayanların kaderini devralırlardı.
Ölümsüzlük olsaydı, insanlar yedi milyar değil, yetmiş milyar olurdu. Belki daha fazlası… Dünya kalabalıklaştıkça insanın insana ayırdığı yer daralırdı. Saygı, önce alışkanlıklarını; sonra anlamını yitirirdi. Herkes birbirinin hayatına biraz daha fazla müdahale eder, herkes kendi varlığını diğerinin varlığından üstün tutmanın bir yolunu bulurdu.
Azrail’in olmadığı bir yerde ölüm korkusu ortadan kalkmazdı belki; biçim değiştirirdi. İnsan, yaşamaktan korkmaya başlardı.
Etik, yalnızca sözlüklerde yaşayan bir kelimeye dönüşürdü.
Kadınlar, metalaştırılmanın ötesinde, kendilerine dayatılan metalaşmayı kabullenmeye mecbur bırakılırdı. İnsan bedeni, insan onurundan koparılır; insanın değeri, sahip olduklarıyla ve başkalarının ona biçtiği fiyatla ölçülürdü.
Ölümsüzlük olsaydı, belki peygambere de vazife düşmezdi.
Belki Allah'a ihtiyaç duyulmazdı.
İnsan, sonsuza dek yaşayabileceğini düşündüğü gün, kendisini sonsuzluğun sahibi sanmaya başlardı. Kendini ilah görenlerin ekmeğine yağ sürülürdü. Şeytan, çocukları ve neferleriyle birlikte işsiz kalmamak için yollara düşer, insanın içindeki boşluğu doldurmak için yeni yollar arardı.
Çünkü ölümün olmadığı yerde insan, sınırını da unutabilirdi.
Oysa ölüm, yalnızca hayatın sonu değildir. İnsana haddini bildiren sessiz bir hakikattir. Bir gün biteceğini bilmek, bugünün kıymetini öğretir. Bir gün ayrılacağımızı bilmek, yanımızdakine daha dikkatli bakmayı; bir gün susacağımızı bilmek, söyleyeceklerimizi daha özenli seçmeyi öğretir.
Belki de bizi insan yapan, sonsuza kadar yaşayacak olmamız değil; bir gün ölecek olduğumuzu bilmemizdir.
Şimdi, ölümün olduğu bir dünyada bütün bu hikâyelere şahitlik ederken ölümsüzlüğü düşünmek bile işten değil.
İnsan bazen ölümden korktuğu için yaşamak ister.
Bazen de yaşamanın nasıl bir şey olacağını anlayabilmek için ölümü düşünmek zorunda kalır.
Belki de mesele ölümsüz olmak değildir.
Mesele, öleceğini bilen insanın nasıl yaşadığıdır.














