Hamd, bizi İslâm’a tâbi kılan yüce Rabbimize, selâm ve duâ efendimiz (a.s.)’in üzerine olsun.
Karşımda oturan kırk yaşlarındaki adam: “Ben yirmi yılı aşkındır rızayı ilâhi için bu İslâmî çalışmanın içindeyim.” deyince bir hayli şaşırmıştım. Zira onunla aynı ortamda büyümüş ve sonrasında farklı zamanlarda da bir araya gelmiştik.
“Peki, neden bugüne kadar söz etmedin, belli ettirmedin?
Neden çevrendeki insanları bu yola davet etmedin?” diye sorduğumda…
Bakışları önüne düşmüş, hüzünlenmiş ve kısık tonla:
“Bizim insanlarımıza maalesef İslâm’ın hakikatlerini anlatamıyoruz, sonra bizi farklı isimlerle yaftalar, lâflarıyla bizi yerden yere vururlar.” dedi.
Bakışları çok uzaklara dalmıştı.
Âcizliği ve huzursuzluğu omuzlarının üzerine çökmüştü.
Sustum.
Hem de günlerce…
Bugün yine o diyaloğu düşününce, zihnimde birkaç âyet ve asrı saadet canlandı.
Bu vesileyle bu konuyu buraya taşımak nasip oldu.
Peygamber efendimiz (a.s.) risâletin ilk üç yılını gizli yaptıktan sonra, Allah’ın bildirmesiyle kendi yakın akrabalarına İslâm’ı anlatmak için bir yemek dâveti düzenleme kararını almıştı.
Henüz bir çocuk olan amcasının oğlu Hz. Ali’yi görevlendirerek yakın akrabalarını davet etmişti o yemeğe.
Dâvetine yaklaşık kırk kişi katılmıştı.
Yemek yenildikten sonra, efendimiz (a.s.) omuzlarındaki ağır ve mesrur edici vazifenin heyecanıyla tam kalkıp akrabalarına Allah’ın dininden söz edecekken; amcası Ebu Leheb, efendimizin sözlerini keserek, durumu baltalamıştı.
Yüce peygamberimiz, üşenmeden, yılmadan bir sonraki gün yine aynı insanları yemeğe dâvet etmişti.
Bu sefer, Ebu Leheb’in olayı sabote etmesine izin vermeden kalkıp dâvetini bildirdi en yakın akrabalarına ama maalesef Hz. Ali dışındakilerin ekseriyeti o kutsal çağrının karşısında ya sustu ya da alay etti.
Bu menfi olaydan sonra da efendimiz pes etmedi; kimi zaman Sâfa Tepesinde seslendi gafil olan Mekkelilere, kimi zaman ticaret için Mekke’ye gelen kervanların çadırlarını tek tek gezerek dâvetini yineledi.
Yine gün oldu zor şartlarda Taif’e giderek oranın halkına seslendi, gün oldu Rabbinden İslâm’ı destekleyebilecek mücahitler istedi.
O, bazen Mekkelilerin yaptıkları her cürüme rağmen mükerreren mesajını yineledi, onlar için üzüldükçe üzüldü; bazen amcası Ebu Leheb’in kapısına koşuyordu, bazen amcası Ebu Talib’e ve bazen de Ebu Cehil’e…
Bunu defalarca kez tekrarlamıştı.
Hatta Ebu Talip son nefesini verirken dahi, efendimiz yanı başında oturmuş, amcasının imanına vesile olmak için diretiyordu.
O güzel ahlaklı peygamber, halkından azâr işitti, onlar tarafından aşağılandı, onun üzerine deve işkembesi atıldı, boğulmaya çalışıldı, dövüldü hatta yaralandı; Uhud savaşında, Taif dönüşünde…
Gördüğü her türlü ezâya rağmen pes etmedi, bir adım bile geri çekilmedi.
Allah’a sığındı,
O’ndan yardım diledi.
Allah’ın O’nu tâbi kıldığı imtihana tüm benliğiyle razı oldu.
Ne amcaları Ebu Talib’in, Ebu Leheb’in ne Ebu Cehil’in ne de diğerlerinin peşini bırakmadı.
Hep koştu, anlattı…
Bir insan, ancak İslâm için, ahiret için bu kadar koşabilir.
Efendimiz de Allah’ın üzerine yüklediği vazifeyi hakkıyla yerine getirebilmek için yürüdü.
Adımlarının arasındaki mesafe seyrekleşti, gönlü huzurun zirvesindeydi.
Zaman oldu tek başına yürüdü, zaman zaman en yakın dostlarıyla, kimi zaman da yardımcısıyla çıktı uzun yollara.
Peygamberimiz (a.s.), ben bu dinin vazifedarlığını yaparsam amcalarım, halalarım, diğer akrabalarım ve Mekke halkı ne der, diye düşünmedi.
O, ben tek başıma bu dinin taşıyıcısı olamam, insanlar bu yeni dine inanmaz; malımı benden alır, beni bu şehirden kovarlar veya öldürürler, düzeyinde bir kaygısı olmadı.
Her zaman konuştu, tebliğ etti.
Dili sadece Allah için konuştu.
Görevinin ağır olduğunu biliyordu ama Rabbinin kendisini yalnız bırakmayacağını, utandırmayacağını eşi Hz. Hatice’den ilk nasihat olarak almıştı.
Şüphesi ve endişesi yoktu.
Ne içindeki şevk diniyordu ne de Allah’a olan bağlılığı.
Biz, böyle bir peygamberin ümmetiyiz.
Böyle bir peygamberi görmeden iman etmişiz.
Şimdi başa dönecek olursak, Muhammed (a.s.) her şart altında tebliğ vazifesini yürütmüşse kimin ne diyeceğine aldırmadan, birilerinin zararından çekinmeden İslâm’ı anlatmışsa, öyleyse bize ne oluyor?
Neden birilerinden çekinerek, onlardan gelebilecek birkaç lâftan, azârdan imtina ederek İslâm’ı sadece kendi içimizde yaşıyoruz?
Bunu, Allah mı emrediyor?
Şayet öyleyse efendimiz boşuna mı yıprandı?
Her türlü eziyete rağmen dâvetten vazgeçmeyen peygamberimiz, örneğimiz önümüzde dururken bu üşengeçlik veya kaygı-korku da neyin nesi?
Ne oluyor ki, yıllarca İslâm’ı kendi içimizde yaşadığımız ve onun vazifedarlığı yüklendiğimiz hâlde en yakınımızdaki insanlara, kaygılarımızdan veyahut korkumuzdan dolayı dini mübinî anlatamıyoruz?
En güzel örneğimiz olan efendimiz, önceliği kendi yakınlarına vermişken, bize ne oluyor ki, en yakınlarımızı ihmal ediyor ve onları bu mükemmel dinden mahrum bırakıyoruz?
Bir anne ve babanın kendi evlatlarını ihmal etmesi ne derece yanlışsa, aynı şekilde İslâm davasını güden bir tebliğcinin de kendi yakınlarını ve diğerlerini ihmal etmesi o düzeyde yanlış olduğu kanaatindeyim.
Kendini İslâm’a adayan biri, sadece kendi imanını kurtarmakla yetinmemeli; en yakınlarından başlayarak tüm insanlığa ulaşma gayesiyle yaşamalıdır.
Elbette dünyadaki her insana ulaşmak görünür manada mümkün olmayacaktır ama en azından o niyetle yaşamak bir tebliğcinin düsturu olmalıdır.
En nihayetinde,
bizleri yoktan var eden Rabbimiz buyuruyor ki: “Yakın akrabanı da uyar.” (Şuara sûresi, 214. Âyet)
Bir davetçi için bu âyetin varlığı yeter de artar.
Herkes bildiklerinin derecesine göre sorumludur.
Bildikleriyle bencilce(tâbirimi hoş görün) amel etmek, kişi için kâfi olmasa gerek.
Sözün sonu hepimizi bir derece etkiliyor öyleyse.
Önce kendimize, sonra da etrafımıza bakalım.
Menfi meşguliyetleri, müspet alışkanlığa çevirmek her birimizin üzerine -bir derece/ konulmuş bir yüktür.
Yükü ağır olan, hep yorgunluk hissedecektir; kalben ve ruhen huzurlu olmayacaktır.
Öyleyse, yük mesabesinde olan bilgimizi uygun gördüklerimize verelim ve rahatlayalım.
Bu rahatlık, sadece dünyevi değil, asıl ahiret için kalbin ve bedenin rahatlığa kavuşmasıdır.
Rabbim bizleri peygamber ahlakıyla, ahlaklandırsın.
Rabbim bizleri insanlığa faydalı birer fert kılsın.
Semih Akdemir














