Gözlerimi yaşama açtığım gün tanımadım kendimi.
Bir kadının gözlerinin içinde büyüdüm.
Bir annenin sesinin ardından yürüdüm.
Bir babanın ellerinin sıcaklığında hayatı öğrendim.
Akan Murat Nehri gibi geçti yıllar.
Çocukluğum, çocukluğumda kalmış bir patika yol oldu.
Gençliğim, yüreğimden geçen Sağyer Deresi'nin suyu gibi aktı.
Durdum.
Baktım.
İnsanların içinde kendimi aradım.
Seninle tanıştığım yer oldu orası.
İlk kez sordum kendime:
Kimdim?
Nereden gelmiştim?
Nereye gidiyordum?
Gördüklerim gerçekten gördüğüm müydü?
Bildiklerim gerçekten bildiklerim miydi?
Bütün cevaplarımın önünde durdum.
Çok eski bir soruyla aradım cevabı.
Varlık neydi?
Kapımın önünde gördüğüm taş mıydı?
Bahçemde gördüğüm ağaç mıydı?
Bir derenin akarken gördüğüm suyu muydu?
Gökyüzünde kanat çırpan kuş muydu?
Sevdiğim, üzüldüğüm, beklediğim çağrışımlarla hatırladım.
Yalnızca gördüklerim mi vardı?
Bir annenin şefkatiyle evladına duyduğu sevgiyi düşündüm.
Bir babanın içinde, yüreğinde taşıdığı özlemi düşündüm.
Yaşanmış, bir daha yaşanmayacak bir hatıranın insanın kalbinde nasıl yaşamaya devam ettiğini düşündüm.
Varlığın yalnızca gözümüzün gördüğü şeylerden ibaret olmadığını anladım.
Görünmeyenin, görünenin en derin yerinde yaşadığını gördüm.
Gerçekle karşılaştım.
Gördüğüm her şeyin gerçek olup olmadığını sorguladım.
Bir çocuğun yüzüne baktım, gülümsediğini gördüm.
İyiliği düşündüm.
İçimde kimsenin bilmediği fırtınalar taşıdığını, yaşadığını öğrendim.
Görünenle gerçek arasında bir uçurum kenarında olduğumu anladım.
O uçurumun kenarında yürüdüm.
Hayatı, hayatımı anlamaya çalıştım.
Bilgiyle karşılaştım.
Kendime sordum:
Bilmek neydi?
Bir şeyi duyumsamak mıydı?
İşitmek miydi?
Bir şeyi görmek miydi?
Yaşamak mıydı?
Bütün bunlardan çıkardığım sonuç, “Yanılıyor olabilirim.” diye bilmek miydi?
Her şeyi bilmenin, söylemenin gerekli olmadığını anladım.
Bilmediğimi kabul ettiğim gün bilgeye yaklaştığımı düşündüm.
Şüpheyi tanıdım.
Şüpheyi zihnimdeki, dimağımdaki karanlık olarak görmedim.
Karanlığın içinde yanan bir ışık olarak gördüm.
Kendime sordum:
Ya yanılıyorsam?
Bu soru önümde büyük bir düşünce kapısı açtı.
Şüphe ettim kendimden.
Bildiğimi yeniden düşündüm.
Duyduğumu yeniden tarttım.
Anlamı yeniden düşündüm.
Kendini sorgulamanın en büyük erdemlerinden biri olduğunu anladım.
O zaman özgürlükle karşılaştım.
Ben gerçekten özgür müydüm?
Verdiğim kararlar bana mı aitti?
Geçmişim beni ne kadar belirliyordu?
Ailem beni ne kadar şekillendirmişti?
Çevrem beni ne kadar değiştirmişti?
Yaşadıklarım beni nereye sürüklemişti?
Korkularım kararlarımı ne kadar etkiliyordu?
Sevinçlerim seçimlerimi ne kadar değiştiriyordu?
Tüm bunların arasında kendime ait bir seçim alanım var mıydı?
Kalmış mıydı?
Özgürlüğü hiçbir yol sunmaması olarak görmedim.
Önüme çıkan yolların içinden birini seçebilme olarak gördüm.
Seçtiğim her yolun bir ağırlığı oluyordu.
Seçtiğim kadar ağırlık taşıdım.
Söylediğim söz kadar sorumluluk aldım.
Yapmadığım şeylerin de sorumluluğunu aldım.
Karakterimin, kimsenin görmediği yerde verdiğim kararlarda ortaya çıktığını gördüm.
Ahlakla karşılaştım.
Sorguladım.
İyi neydi?
Kötü neydi?
Doğru olan her zaman kolay mıydı?
Karşılık beklediğim iyilik gerçekten iyilik miydi?
Benim gördüğüm, kimsenin görmediği yerde doğru olanı yaptığımda yüreğimde bir his vardı.
O his vicdanımdı.
Vicdanımı, kimsenin susturamadığı sessiz bir çığlık olarak tanımladım.
Bir mahkeme salonundan daha ağır olduğunu hissettim.
Dünyanın bütün sevinçlerinden daha değerli olduğunu gördüm.
Erdemi dürüstlükte gördüm.
Adalette gördüm.
Merhamette gördüm.
Haksızlık karşısında cesarette gördüm.
Kendimi başkasının yerine koyabildiğim noktada gördüm.
Kendim için yaşadığımda küçüldüğümü anladım.
Başkasının acısını yüreğimde duyduğumda büyüdüğümü hissettim.
Adalet çıktı karşıma.
Adaleti düşündüm.
Yağmur damlaları kadar çok sordum:
Herkese hak ettiğini vermek, hakkını vermek miydi adalet?
Şiddet neydi?
Özgürlük neydi?
İnsanın özgürlüğünün sınırı nerede başlıyordu?
Toplumun içinde birey ne kadar kendisi olarak kalabiliyordu?
Yönetim nerede başlıyordu?
Hak neydi?
Kar taneleri gibiydi sorularım, çoğaldı.
Çoğaldıkça cevaplarım azaldı.
Senin beni hazır cevaplardan uzaklaştırdığını fark ettim.
Kendi düşüncemle, kendimle baş başa kaldım.
Sonra ölüm karşıma çıktı.
Kaçamadığım tek gerçekti.
Unutmak istediğim tek soruydu.
İstisnasız herkesin karşılaşacağı bir hüzün hâliydi.
Ölüm olmasaydı yaşamın anlamı olur muydu?
Sınırlı olduğunu düşündüğüm zamanımın, yaşamın değerini zamanın sınırlı oluşunda gördüm.
Anladım.
Biteceğini bildiğim için, günü geldiğinde biteceğini bildiğim için sevdiklerime daha sıkı sarılmak gerekeceğini duydum.
Bir annenin bakışını düşündüm.
Bir babanın yüreğini düşündüm.
Bir dostun uzattığı eli düşündüm.
Zamanın içinde hepsinin geçtiğini gördüm.
Sahip olduğum, yaşamda sahip olduğum toplamların daha büyük olduğunu anladım.
Yaşamın anlam arayışı olduğunu kavradım.
Anlamı hazır bir yerde bulamadım.
Kendi anlamımı, kendi adımlarımla, yürüyüşümle kurdum.
Sevinçle kurdum.
Acımla kurdum.
Sevgimle kurdum.
Kayıplarımla kurdum.
Seçimlerimle kurdum.
Suskunluğumla kurdum.
Varoluşun en ağır tarafını burada yaşadım.
Kim olduğumu yalnızca başkalarının bana söylediği sözlerle öğrenemeyeceğimi öğrendim.
Bütün sesleri öteleyerek kendi içime baktım.
Bir çocuk gördüm içimde.
Korkmuştu.
Yaralıydı.
Bekliyordu.
Bir elin uzanmasını, bir elin elini tutmasını istiyordu.
Yıllardır seni bekliyordu.
Seni o çocuğun elinden tutmak gibi gördüm.
Soru sormak olduğunu öğrendim.
Kolay cevaplardan kaçmak olduğunu öğrendim.
Kendime karşı dürüst olmak gerçeğini öğrendim.
Gördüğümü yeniden gördüm.
Bildiklerimi yeniden düşündüm.
Bildiklerimi yeniden...
Bütün bunların içinde ben nasıl bir insan olmalıydım?
En büyük sırrı öğrendim.
Burada gördüm.
Seni kitaplarda, ağaçların açan çiçeklerinde yaşayan bir düşünce olarak görmedim.
Sokağın kaldırımlarında bekleyen yaşlı adamda gördüm.
Gece yarısı pencereden dışarı bakan insanın yalnızlığında gördüm.
Bir annenin çocuğuna sarılışında gördüm.
Şefkatinde gördüm.
Bir dostun yanında duruşunda gördüm.
İnsanın haksızlık karşısında başını eğmemesinde gördüm.
Başkasının acısını kendi kalbinde hissedende gördüm.
Bütün dünyaya rağmen vicdanını kaybetmeyen insanların bakışlarında gördüm.
En ağır soruyu sordum, mükerrer olsa da yine:
Ben bu dünyada arkamda ne bırakacaktım?
Bir söz mü?
Bir iyilik mi?
Bir hatıra mı?
Yoksa unutulmuş bir isim mi?
Zaman geçti su misali.
İnsanlar geldi.
İnsanlar gitti.
Şehirler değişti.
Evler yıkıldı.
Yollar uzadıkça uzadı.
Toprak, her şeyi hafızasına taşıdı göçüp gidenlerle.
Bütün bu geçiciliğin ortasında kalıcı bir anlam aradım.
Yaşamın en büyük anlamını sende buldum:
Geçici olduğunu bilerek güzel yaşamak.
Öleceğimi bilerek sevmek.
Yanılabileceğimi bilerek düşünmek.
Bilmediğimi kabul ederek öğrenmek.
Özgür olduğumu bilerek sorumlu kalmak.
İnsan kalmak.
Soruların sonunda geriye tek bir şey kaldı:
İnsanın kendisine karşı dürüstlüğü.
Kendimden kaçtım.
Başka yüzlerin ardına saklandım.
Gecenin en sakin saatinde bütün sesler sustu.
Kendi kalbimin karşısında kaldım.
Kalbim yıllardır aynı soruyu sordu:
Sen gerçekten kim oldun?













