Çürük ipliğe kuruyoruz hakikatlerimizi. Ya da sarsılmaz hakikatleri taşıyacak kolonlar olmayı beceremiyoruz. Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum; niçin düzelmiyor hiçbir şey?
Eskiden de bir şeyler eksik olurdu. Evde pişecek aş, kışı geçirecek kadar odun, ay sonuna yetişmeyen maaş… Her biri yaşarken ayrı bir dertti. Şimdi ise anılarda, buruk bir tebessümle yâd ettiğimiz zamanların küçük imtihanları gibi duruyorlar.
Niyeyse o eksiklik, bir noksanlığı gideriyormuşçasına asildi. Varlık içinde yaşamaya benzemiyordu. Kıyasla işi yoktu o eksikliğin. Sıcak, samimi ve bizdendi. İnsan, sahip olmadıklarının hesabını tutmadan da mutlu olabiliyordu. Bir tas çorba sofraya geldiğinde, ekmek bölüşüldüğünde, kapı komşuya açıldığında hayat tamamlanıyordu.
Belki de kaybettiğimiz şey tam olarak buydu: Eksikliğin içindeki bereketi.
Zaman, sabrın meyvesini soyup avuçlarımıza bırakabileceği gibi, o meyvenin elimizden kayıp gitmesine de sebep olabiliyor. İnsan, bekledikçe olgunlaşmak yerine bazen beklemekten yoruluyor. Yoruldukça da hakikati değiştirmeye, kendisini avutmaya başlıyor. Belki de bu yüzdendir; hakikati inkâr etmek, onu kabullenişten daha kolay geliyor.
Oysa zor da olsa hakikati kabullenişten yana olmalıyız.
Çünkü hayat, bize aitmiş gibi tutunduğumuz hâlde aslında emanet bir zamanın içinden geçiyor. Gelip geçici olan hayata hiç ölmeyecekmiş gibi bağlanmanın kimseye bir faydası yok. Bu yolculuğun sonunda kimse kazanmıyor. Hepimiz aynı hakikatin önünde susuyoruz.
Suçlu ararsak buluruz.
Kusurluyuz hepimiz.
Bir başkasının kusurunu göstermek, kendi kusurumuzu ortadan kaldırmıyor. Asıl mesele, hakikatleri taşıyacak kolonlar olmayı başarabilmek. Çünkü bir binayı ayakta tutan yalnızca taşları değildir; görünmeyen taşıyıcılarıdır. İnsan da böyledir. İnandığı hakikati taşıyamıyorsa, söylediği söz ne kadar güzel olursa olsun ilk sarsıntıda yıkılır.
Bizim yeniden o taşıyıcı kolonlara ihtiyacımız var.
İşte o zaman dağılır karanlık.
Gün yeniden doğar.
İçimizde, uzun zamandır susturduğumuz umut türküleri yeniden belirir.
Ülkemizin zor günlerden geçtiği bugünlerde elimizi taşın altına koymaktan daha fazlasına ihtiyacımız var. Birbirimizin yükünü omuzlamaya, acısını paylaşmaya, yarasını kendi yaramız bilmeye ihtiyacımız var.
Çünkü bir deprem hakikatimiz var.
Toprağın bir gecede yerinden oynadığı, evlerin kartondanmış gibi çöktüğü, insanların sevdiklerinin sesini enkazın altında aradığı bir hakikat… Bu hakikatin yarattığı yıkımın ardından yalnızca suçlu ararsak, dönüp kendimize de bakmamız gerekir. Çünkü kusursuz değiliz. Hepimizin payına düşen bir sorumluluk, bir ihmal, bir suskunluk vardır.
Fakat deprem kadar büyük başka bir hakikatimiz daha var.
O hakikat, bütün bu yıkımın ortasında tükenmek üzere olan ümidimizi yeniden yeşertiyor.
Asr-ısaadetten kokular geliyor yine, buram buram.
Bir kapı açılıyor.
Bir sofra kuruluyor.
Bir el uzanıyor.
Bir insan, hiç tanımadığı başka bir insanın yarasını kendi yarası biliyor.
Ve görüyoruz ki yirmi birinci yüzyılda da Ensar olunabiliyor.
Muhacir kardeşlerini kucaklamak için kendi imkânından, kendi rahatından, hatta kendi payından vazgeçen insanlar var hâlâ. Bir evin kapısını açan, bir sofrada yer açan, bir battaniyeyi paylaşan, kendi azını başkasının çoğu bilen insanlar…
Bütün bunlar bize insanlığın henüz tükenmediğini söylüyor.
Demek ki asırlar değişse de bazı hakikatler eskimiyor.
Ensar ile Muhacir arasındaki kardeşlik, yalnızca geçmişte yaşanmış kutlu bir hatıra olarak kalmıyor; bugün de insanın karşısına bir imtihan olarak çıkıyor.
Çünkü muhacir olmak yalnızca yurdundan ayrılmak değildir.
Bazen insan, kendi evinden daha uzak bir yere düşer.
Bazen bir şehirden başka bir şehre değil, hayattan umuda göç eder.
Ve bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey, kendisine “yalnız değilsin” diyecek bir başka insandır.
İşte o zaman ensarlık başlar.
Bir kapıdan.
Bir tas çorbadan.
Bir parça ekmekten.
Bir omuzdan.
Bir duadan…
Bugün bize düşen, yalnızca elimizi taşın altına koymak değildir. O taşı kaldıracak omuzları çoğaltmaktır. Hakikatleri çürük ipliklere bağlamamak, onları taşıyacak sağlam kolonlar olmaktır.
Çünkü karanlık, yalnızca güneş doğduğu için dağılmaz.
Bazen bir insan başka bir insanın karanlığına ışık olduğunda dağılır.
Ve umut, tam da böyle zamanlarda filizlenir.
Belki önümüzde hâlâ sarp bir yokuş var.
Belki yol uzun.
Belki yükümüz ağır.
Ama biliyoruz artık: İnsan, insanın yükünü taşıdığı sürece yıkılmaz.
Yirmi birinci yüzyılın bütün gürültüsü içinde bize düşen, yeniden birbirimizi duymaktır.
Birbirimize kapı olmaktır.
Birbirimize yurt olmaktır.
Ensar'ın ahlakını, Muhacir'in sabrını yeniden hatırlamaktır.
Sarp yokuşu aşmak ümidiyle…
Ne mutlu, kardeşliğin yükünü taşıyabilene.
Ne mutlu, hakikatin kolonlarından biri olabilene.
Ve ne mutlu, bütün eksikliklerine rağmen insan kalabilene...














