Lübnanlı bilge yazar Halil Cibran, o zamansız eseri Fırtınalar’da adeta bugünün modern insanını tasvir edercesine şöyle der:
"Eskiden putların önünde mum yakardık, şimdi kendi nefsimizin putu önünde mumlarımızı yakıyoruz."
Bu sözler, yirmi birinci yüzyılın tam kalbine saplanan derin bir hakikat okudur. Günümüz insanının içine düştüğü manevi boşluğu, vitrinlere sıkışmış hayatları ve kendini kutsama çılgınlığını bundan daha iyi ne özetleyebilir? Küresel ölçekte kişisel bakım ve kozmetik sektörüne harcanan paranın yıllık yaklaşık 440 milyar dolara ulaşması, Cibran’ın bu sosyolojik teşhisini ne yazık ki doğrular niteliktedir. Birçok ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasını (GSYİH) geride bırakan bu devasa ciro, insanlığın önceliklerini nereye kaydırdığını gösteren çarpıcı bir aynadır.
Peki, bizi bu tüketim çarkının adeta gönüllü birer hamalı haline getiren şey nedir?
Cevap; modern insanın ruhundaki o derin, dipsiz boşlukta gizlidir: Daha fazla fark edilme, daha fazla alkışlanma, beğenilme ve ne pahasına olursa olsun kabul görme arzusu.
Görünürlük Kibri ve Ötekinin Unutuluşu
Dış görünüşe ve dünyevi imajlara atfedilen bu aşırı kutsallık, beraberinde tehlikeli bir ahlaki yozlaşmayı da getiriyor: Ciddi bir neme lazımcılık, başkasını hakir görme ve kendini herkesten üstün sayan sahte bir bağımsızlık yanılsaması...
Dünyanın bir ucunda milyonlarca insan en temel ihtiyaç olan temiz suya ulaşamazken, açlık sınırının ötesinde, sınırsız bir sefaletin pençesinde debeleşirken; bizler kafamızı kendi konforlu zindanlarımızdan dışarı çıkarmıyoruz. Kendimize ait küçük ve steril dünyalarımızı, yine sadece bize ait olan bencil bakış açılarıyla gözlemliyoruz.
Eleştiri oklarını hep başkalarına fırlatırken, kendimize yöneltmemiz gereken iğnelerden köşe bucak kaçıyor, aynadaki aksimizi "pürüpâk" ilan ediyoruz. Gönlümüzü ve dünyamızı arş-ı âlâya çıkarıp nefsimizi baş tacı eylemişiz. Çevremizde olup biten insani dramlara karşı "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla yaklaşıyor, gizli emellerimizin ve egomuzun adeta işgali altında yaşıyoruz. Bugün yeryüzü, kendi küçük imparatorluğunu ilan etmiş sahte hükümdarlarla dolu. Herkes o kadar kibre bulanmış ki, yarınları bile kendi cüzi iradesinin mutlak bir eseri olarak görebilme gafletine düşebiliyor.
Tükettikçe Tükenen İnsan: Sahi, Mutlu muyuz?
Burada durup insanlığın ortak vicdanına sormak gerekir: Çevremizde nefsinin kölesi olmuş, varoluş gayesini ve yaratılış hikmetini unutmuş bunca insanoğlu olarak gerçekten mutlu muyuz?
Üzülerek ve açık yüreklilikle söylemeliyim ki: Hayır.
Peki, bu kadar harcamaya, bu kadar parıltıya ve dış görünüşe yatırılan bunca servete rağmen neden mutlu olamıyoruz? Neden modern insan bu dünyalık zenginliklerin tam ortasında derin bir anlamsızlık girdabına kapılıyor, ruhsal mutsuzluklar içinde boğularak hayatına son vermeyi bile düşünebiliyor? Tatmin olabilmek adına neden aklın, ahlakın ve fıtratın sınırlarını zorlayan anlamsız davranışlara yöneliyor?
Çünkü insanın dünyevi hazlarla olan imtihanı ve mutsuzluk dersi bitmiyor. Ruhumuzun doyumsuzluğuna karşın
dünya hayatımız oldukça kısa. Ve o kısa ömürde birçoğumuzun mutluluk arayışı yanlış mecralarda, sahte ışıltıların altında heba olup gidiyor. Makamlarımıza, sosyal statülerimize ve dış kabuğumuza tapar derecesinde ileri gidiyoruz. Kendimizi topluma beğendirmek adına özümüzden uzaklaşıp başkalaşım geçiriyor; kendi elimizle yarattığımız o yapay vitrinlerin içinde ruhsuz birer varlığa dönüşüyoruz.
Aynayı Kalbe Tutma Vakti
Tam bu noktada, Furkan Suresi'ndeki o sarsıcı ilahi uyarıyı sinesinde hissetmeli ve insanlık olarak içine düştüğümüz vahametle yüzleşmeliyiz:
"Hevasını (nefsini) kendi ilahı edineni gördün mü?"
İnsanın kendini kusursuz görme, her şeyin merkezine koyma ve başkalarından üstün sayma hastalığı mutlak surette törpülenmelidir. Bu kibir virüsünün insana ve insanlığa ne denli büyük zararlar verdiğine tarihin tozlu sayfalarında da, bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan canlı trajedilerde de defalarca şahit olduk, olmaya da devam ediyoruz.
Güzelliğin sadece dış versiyonuna, maddesine ve ambalajına verdiğimiz bu amansız ehemmiyeti; artık ruhumuzun, kültürümüzün, maneviyatımızın ve iç dünyamızın gelişimine harcamamızın vakti geldi de geçiyor.
Nefsini rab edinenlerden olmamak, o sahte putların önündeki mumları söndürüp kalbin hakiki ve samimi ışığını yakabilmek dileğiyle...
Kalın sağlık ve mutlulukla.












