İyiliğin Ustası Kalmadı
Eskiden beri aynı lakırdı dönüp duruyor.
Bizim mahalleye ait olmayan, başka yerlerden özenilmiş gibi duran, içinde argo, öfke ve hoyratlık taşıyan şarkılar vardı. Çocukken kulağımıza çalınır, geçer giderdi. Şimdi ise o hoyratlığın yalnızca şarkılarda kalmadığını görüyoruz. Sokakta, tribünde, okulda, sosyal medyada karşımıza çıkıyor. Bir yerden sonra insanın içinden şu cümle geçiyor:
Böyle böyle etkileniyor canım memleketim.
Geçtiğimiz günlerde bir çocuğun üzerinde Fenerbahçe forması olduğu için Gençlerbirliği taraftarlarının zorbalığına maruz kalması da tam olarak böyle bir şey.
Mesele Fenerbahçe değil.
Mesele Gençlerbirliği de değil.
Mesele futbol hiç değil.
Mesele, karşımızdaki insanın önce insan olduğunu unutacak kadar ne hâle geldiğimiz.
İyi şeyler, giderek kaybolmaya yüz tutmuş eski zanaatlar gibi. Ustası azaldı. O eski ustalar, sanki bir annenin göğsünü tek başına emip bitirmiş çocuklar kadar güçlüydü. İyiliği bilen, gerektiğinde susmayı bilen, karşısındakinin canını acıtmadan kazanmayı bilen insanlardı.
Şimdi o ustaları bulmak zor.
Ben oldum olası futbola biraz mesafeliyimdir. Menajer oyunlarına da öyle. Takım tuttum mu? Tuttum elbette. İnsan çocukken bir renge, bir armaya, bir formaya gönül veriyor. Ama hiçbir zaman bir insanı öldürecek kadar değil. Bir çocuğun aklında yıllarca taşıyacağı bir korkuya dönüşecek kadar hiç değil.
Çocukken kendi aramızda top oynardık.
Üç korner bir penaltı olduğunda o penaltıyı çoğu zaman kalecimize kullandırırdık.
Çocukları oyuna sırayla alırdık.
Maçın içinde bağırış çağırış olurdu elbette. Gol tartışılır, faul tartışılır, bazen birbirimize küserdik. Ama oyun bittiğinde küslükte biterdi. Mahallenin sokağına taşmazdı öfke.
Bir arkadaşımız kenarda kaldıysa onu oyuna sokmanın bir yolunu bulurduk.
Böyle görmüştük. Böyle öğrenmiştik.
Şimdi ise olması gereken o küçük hareketler bile o kadar azaldı ki...
Nerede bir güzel şey görsek sarılıyoruz ona. Sanki Nuh'un gemisi kalkıyor da biz açıkta kalmışız gibi, bir güzel hareket gördüğümüzde vicdanımızı onunla rahatlatıyoruz.
Birinin yaşlı bir adama yer vermesi.
Bir çocuğun düşen arkadaşını kaldırması.
Bir futbolcunun rakibine el uzatması.
Bir taraftarın karşı takımın formasını giyen çocuğu koruması...
Bunları görünce seviniyoruz.
Çünkü artık olması gerekeni olağanüstü bir şeymiş gibi karşılıyoruz.
Oysa iyilik olağanüstü olmamalı.
Bir çocuğun formasından dolayı aşağılanmaması, korkutulmaması, itilip kakılmaması haber değeri taşıyan bir davranış olmamalı.
Bu zaten olması gereken. Belki de en büyük kaybımız burada.
Bir çocuğun hangi takımı tuttuğundan önce çocuk olduğunu unutuyoruz.
O formanın altında korkan bir beden, heyecanlanan bir yürek, henüz dünyayı öğrenmeye çalışan bir zihin olduğunu unutuyoruz.
Oysa biz birken güzeliz. Birlikte çok güzeliz.
Bir çocuğun gözyaşlarını silerken güzeliz.
Bir annenin göğsüne başımızı koyarken güzeliz.
Kaybedenin elini tutarken güzeliz.
Rakibimize yenildiğimizde bile onun sevincine tahammül edebildiğimizde güzeliz.
Futbolun bize öğretmesi gereken de biraz bu değil mi?
Kazanmak kadar kaybetmeyi, sevinmek kadar susmayı, kendi takımını sevmek kadar başkasının sevgisine saygı duymayı...
Bir çocuğun formasını çıkarıp yerine başka bir forma giydirmek kolaydır.
Zor olan, onun içindeki korkuyu çıkarmaktır.
Bizim asıl mücadelemiz de burada başlamalı.
Çünkü iyiliğin ustaları azaldı diye iyilikten vazgeçemeyiz.
Belki yeniden öğrenmemiz gerekiyor.
Mahallede öğrendiğimiz o eski şeyi:
Oyun biter. İnsan kalır.













