Günümüz İslam toplumlarında gözlemlenen en önemli çelişkilerden biri, dindarlık iddiasıyla milliyetçi hamaseti mezceden bir zihniyetin giderek yaygınlaşmasıdır. Dindar değil kindar; vatansever değil slogancı; emekçi değil laf ebesi bir kitlenin sosyal medyada ve sokakta yoğun bir şekilde tezahür ettiği görülmektedir. Bu zümrenin temel karakteristiği, samimiyetsiz bir dinî referansla toplumsal söylemi kuşatmak ve hamaseti, ahlaki ilkenin önüne koymaktır. Bu da kaçınılmaz olarak kaos ve ötekileştirmeyi beraberinde getirmektedir.
İslam, cahiliye döneminden miras kalan “asabiyet”i (ırkçı taassubu) reddetmiş; tüm müminleri iman temelli bir kardeşlik hukukuna davet etmiştir. Hadis-i şerif açıkça bildirir: “İslam asabiyeti ortadan kaldırmıştır.” Bu ilke, toplumsal barışın ve İslamî aidiyetin temel taşıdır. Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle, fikr-i milliyet ikiye ayrılır: Müspet ve menfî. Müspet milliyet, toplumun içtimai ihtiyaçlarından doğan bir dayanışma refleksi olarak İslam’a hizmet eder. Ancak menfî milliyet, başkasını küçümseyerek kendi benliğini kutsayan ve ümmet yapısını parçalayarak düşmanlık üreten tehlikeli bir fikirdir.
Nursî bu durumu şu şekilde vecizleştirir:
“Milliyet fikri kale taşıdır; elmas hazinesi olan İslam kardeşliğinin yerine ikame edilirse, bu, hazinenin dışarı atılması nevinden bir cinayet olur.”
Bugün bazı çevrelerde Türklük üzerinden sürdürülen övünmeler, ne yazık ki müflis bir zihniyetin nostaljik gösterilerinden ibarettir. Ortada ne sahih bir dinî derinlik, ne de toplumsal bir vizyon vardır. Özellikle sosyal medya mecralarında, Müslüman kimliğini öne sürenlerin bile ırk merkezli söylemlere kaymaları, İslam’ın evrensel kardeşlik çağrısıyla açık bir çelişki teşkil etmektedir. Bir milletin onurunu savunmakla, başkasını tahkir etmek arasında çok net bir sınır vardır. Ne yazık ki bu sınır, ideolojik slogancılıkla aşılmakta ve bu durum toplumun tamamını zehirlemektedir.
Kürt-Türk ilişkileri üzerinden yürütülen tartışmalar da bu zihinsel hastalığın bir tezahürüdür. Türkçülüğü kutsarken, Kürt’ün meşru haklarını inkâr eden bir anlayış; İslam’ın kardeşlik ilkesini zedelemekte ve potansiyel gerilim alanlarını beslemektedir. Kürt, Kürt’tür; anadili Kürtçedir. Eğitim hakkı, kültürel kimliği ve sosyal temsiliyeti bu temel üzerine inşa edilmelidir. Müslüman bir Türk’ün kaygısı, bu hakların mümkün kılınması olmalıdır; zira bu, aynı bedenin farklı azaları olmamızın ahlaki ve dinî gereğidir.
Öte yandan, bazı Müslümanların, Kürtleri değerlendirirken yalnızca ideolojik uçları esas alması —örneğin Marksist eğilimli Kürt yapılar üzerinden genelleme yapmaları— ciddi bir empati ve adalet yoksunluğudur. İslam bize şu ölçüyü verir:
“Kendi nefsin için istediğini Müslüman kardeşin için istemedikçe kâmil iman etmiş olmazsın.”
Bugün eğer PKK gibi bir yapı güç bulduysa, bu sadece ideolojik bir sapmanın değil; aynı zamanda adalet, eşitlik ve İslam kardeşliği ilkelerinin ihlal edilmesinin neticesidir. Azınlık bir yapı, faşist reflekslerle büyütülmüş ve geniş kitlelerin haklı öfkesini manipüle edebilmiştir. Oysa İslami camia, eğer bu meseleye İslam kardeşliği perspektifinden bakabilseydi, bu sapmalar marjinalleşirdi.
Bu yüzden gerçek dindarlık, samimiyetle İslam’ın evrensel mesajına sadık kalmak ve hiçbir kavmî aidiyeti dinin önüne koymamaktır. Müspet milliyet, İslam’a hizmet ederken; menfî milliyet, ümmetin tasfiyesine hizmet eder. Bu ayrımı yapmak, ilmi olduğu kadar ahlaki bir zorunluluktur.












