Ortadoğu, her zaman olduğu gibi yeniden bir türbülans döneminden geçiyor. İsrail ve İran arasında, doğrudan savaşında vekil güçler aracılığıyla tırmanan geriliminde; başta Lübnan, Suriye, Irak ve Gazze olmak üzere geniş bir coğrafyayı tehdit ediyor. Saha gerilimleri kimi zaman karşılıklı saldırılara, kimi zaman diplomatik restleşmelere dönüşüyor. ABD ise bu denklemde, özellikle güvenlik dengeleri ve enerji hatları üzerinden müdahil olmayı sürdürüyor.
Ancak gelinen bu nokta aslında yeni değil. Ortadoğu’nun son yüz yılı, bu tarz çatışmalar ve müdahalelerle şekillendi. Fakat temel bir meseleyi hâlâ görmezden geliyoruz:
Bu coğrafyada yaşanan her kriz sadece dış güçlerle mi izah edilebilir?
Evet, 20. yüzyılın başında Batılı güçler tarafından çizilen sınırlar, dizayn edilen rejimler ve dayatılan sistemler ortadadır. Ancak sürekli aynı hikâyeyi tekrar etmek, çözüm üretmeyen bir söylemsel konfor alanına dönüşmüştür. “Sykes-Picot” demekle, “emperyalizm”i suçlamakla bu yangın sönmüyor.
Asıl soru şudur:
İslam dünyası kendi iç sorunlarıyla yüzleşmeye, yapıcı ve birleştirici siyasal projeler geliştirmeye ne zaman başlayacak?
Bugün Gazze üçe bölünmüş durumda: Hamas’ın Gazze’si, Fetih’in Batı Şeria’sı ve İsrail içinde yaşayan ama sessizleştirilmiş Arap nüfusu… Irak’ta Kürtler bölgesel yönetim kurdu, ama hâlâ iç rekabetten çıkamıyorlar. Suriye fiilen çok parçalı. İran’da Beluçlar, Kürtler, Azeriler taleplerini dillendiriyor; ama merkezi sistem güvenlik odaklı bakıyor.
Tüm bunlar, dış güçlerin etkisi kadar; içeride inşa edilemeyen adalet, temsil ve kapsayıcılık sorununa işaret ediyor.
Kur’an, yönetenlere “adaletle hükmetmeyi” (Nahl, 16/90), topluma da “birbirinin hakkını gözetmeyi” emreder. Fakat bugün İslam dünyasında bu temel ilkeler siyasetten bürokrasiye, eğitimden güvenliğe kadar tüm alanlarda ciddi şekilde ihmal edilmekte.
Birbirine hakkı teslim etmeyen toplumlar; mezhebi, etnik, siyasi farklılıkları tehdit olarak gören sistemler, kalıcı bir barış ve birlik tesis edemezler. Bu gerilim, dış müdahalelere açık bir alan yaratır. Çünkü kardeşliğin zayıfladığı, adaletin yok olduğu yerde, fitne güçlenir.
Ne yapmalı?
İslam dünyası artık yeni bir siyasal paradigmaya yönelmek zorundadır. Bu paradigma:
• Mezhep ve etnisite üzerinden değil, adalet ve meşveret esasına dayanmalıdır.
• Batı modeli taklit edilmeden; ama Kur’an’ın temel ilkeleriyle çağdaş yönetişimi buluşturan bir medeniyet tasavvuru sunmalıdır.
• Avrupa Birliği benzeri, ancak İslamî değerlerle şekillenen bir bölgesel birlik modeli gündeme alınmalıdır.
Bu birliğin temel taşı, insan onuru, ehliyet, emaneti ehline vermek ve ortak yaşam ahlakı olmalıdır.
Bugün İran, Suriye, Irak, Filistin, Yemen ve Libya parçalanma tehdidiyle karşı karşıya. Ama bu parçalanma sadece Batı’nın planlarıyla değil, içerideki adaletsizlik, temsiliyet sorunu ve ahlaki yozlaşmayla derinleşiyor.
Birbirinin malını yiyen, hakkını gözetmeyen toplumlar, sürekli “dış güçler”e suç atarak kurtulamaz.
Kurtuluş, önce iç muhasebe ile mümkündür.
Önce takkemizi önümüze koymalı; sonra da dürüst, kuşatıcı, herkesin hakkını tanıyan bir siyasal model inşa etmeliyiz.
Sonuç olarak, Ortadoğu’nun gerçek kurtuluşu, ne silahlanmakta ne de sadece dış güçleri suçlamaktadır. Asıl çözüm; ahlaka, adalete ve hakkaniyete dayalı yeni bir İslamî siyasal vizyon geliştirmektir. Bu vizyon, ne salt romantik bir söylem, ne de günü kurtaran popülist politikalar olabilir. Bu, köklü bir zihniyet dönüşümünü, ümmet bilincini ve ortak bir gelecek inşasını gerektirir.
Çünkü ümmet olmak, sadece aynı dine mensup olmakla değil; aynı adalet çatısı altında buluşmakla mümkündür.












