-Bu yazım, Gülistan Doku olayından esinlenilerek parafraz edilmiştir.-
Bir vadi kadar sessizdi o kavganın ardından geçen yıllar.
Her sözde, her bakışta, her yalnızlık anının karanlık köşeşinde bir hatıra gizliydi.
İki insanın yolu, anlamsız sebeplerle öfkede buluşmuştu.
Sevgi unutulmuş, barışın dili paslanmıştı.
Konuşmak erdemken, öfke sözün önüne duvar örmüştü.
Bir gün, meskûn mahalden uzak bir vadide, öfkenin hedefi olan adam geri çekilip yalvardı:
— Aman, bana zarar verme…
Öfkesine yenilen diğeri alaycı bir sesle karşılık verdi:
— Burada bizi kim görecek? Şahit nerede?
Çaresiz adam, yerdeki kuru kengeri gösterdi:
— Bu kenger şahidim olsun.
Sonrası karanlıktı; soğuk, taş kadar ağırdı.
Yıllar geçti.
Zaman, yaşananları örtmeye çalıştı.
Bir akşam, keskin bir rüzgâr bacadan içeri doldu.
Bacanın tepesinden kuru bir kenger/devedikeni, ocağın sönmeye yüz tutmuş ateşine düştü.
Adamın yüzünde titrek bir tebessüm belirdi.
Kırk yıllık hayat arkadaşı, zevcesi sordu:
— Neden gülüyorsun?
Adam sustu, sonra ağır ağır konuştu:
“Yıllar önce bir kengerle konuşmuştum.
Şahit olacağını söylemişti.
Bugün ateşe düştü… Şahidim geldi.”
Evde sessizlik büyüdü.
O sessizlikte vicdan dile geldi.
Adamın zevcesi jandarmaya gitti.
Sorular soruldu, izler takip edildi, hakikat gün yüzüne çıktı.
Bir kengerin tanıklığı, öfkenin gölgesine saklanan gerçeği ortaya çıkardı.
Kenger, bozkırın çetin bitkisidir.
Kurur, savrulur, diken olur; fakat gördüğünü unutmaz.
İnsan ise öfkeye teslim olduğunda benliğinden uzaklaşır.
Oysa söz sevgiyle kurulduğunda barış filizlenir.
Toprak duyduğunu saklar.
Zaman susar, unutmaz.
Hakikat gecikir, yolunu şaşırmaz.
Bir gün küçücük bir kenger düşer ateşe, külün içinden gerçek konuşur.
Öfke diner.
Yıllar geçer.
Vicdan uyanır.
Adalet, adaletlinin elinden; en sessiz tanığın dilinden bile olsa, er ya da geç yerini bulur.












