Dini, dili, ırkı, rengi, mezhebi ne olursa olsun, her türlü haksızlığa ve hakarete uğrayan, ezilen, zulmedilen, vahşice katledilen insanların hakkı, hukuku, gecikebilir, ertelenebilir hatta pervasızca hiçe sayılabilir ama zerre kadar zayi olmaz, ilahi arşivde harfiyen saklı kalır ve vakti saati geldiğinde arşivden titizlikle çıkarılır, divana durulur, mizan kurulur, defterler dürülür ve her şey didik didik edilerek hesabı sorulur.
Zira, ilahi adalet gereği hiç kimsenin yaptığı yanına kar kalmaz, herkes er ya da geç yaptıklarının karşılığını, eden bulur kaidesince, bu dünyada görmese bile ahirette mutlaka bulacak, en ince ayrıntısına kadar hesabı sorulacak ve en sonunda istemese de zalimler, büyük bir zillet içinde defterlerini sol taraftan aldıklarını görünce, keşke biz toprak olsaydık diye feveran edecek, nafile pişman olacak ve suçu birbirlerine atacaklar.
Günümüzde en bariz örneği Siyonist İsrail tarafından her gün sistematik olarak soykırıma uğrayan Filistin’de küçücük masum çocuklar başta olmak üzere, kadınların, yaşlıların ve hastaların bedduaları, ahları, eyvahları, hiç kuşku yok ki anında perdesiz ve firesiz bir biçimde arş-ı alaya yükselmekte olup dünya imtihanı gereği kendilerine hemen cevap verilmeyebilir, dönüş yapılmayabilir ve sanki sahipleri hiç yokmuş gibi bir izlenim bırakabilir.
Ama rabbimizin vaad ettiği, her şeyin hallaç pamuğu gibi atıldığı ve zalimlerin perçemlerinden kıskıvrak yakalandığı ve alçaltıldığı, gözlerin korkudan dışarı fırlayacağı o dehşetli günde hakimlerin hakimi olan Adil-i Mutlak’ın titizlikle davalara baktığı Mahkeme-i Kübra’da tüm mazlumların, hele ki o masum minik yüreklerin kısasları karşısında fitnenin, fesadın ve iblisin ordusu olan damgalı zalimler; ister istemez esas duruma geçecek ve tiril tiril titrerken beklemenin verdiği ızdıraptan kurtulmak için bile olsa bir an önce yargılanmayı dileyecekler.
“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” atasözünden de anlaşılıyor ki ister münferit olsun, ister topyekün olsun, yapılan haksızlıklar, zulümler, soykırımlar; sanki yanlarına kar kalacak ve karşılıksız bırakılacakmış gibi bir intiba, bir algı uyandırsa da, uyandırılsa da imtihanın sırrı mucibince zerre miskal kadar yapılan her türlü iyilik gibi her türlü kötülük de asla bedelsiz kalmayacak, muhakkak mükafat veya mücazata müstehak olacaktır.
Özellikle, öteden beri arz-ı me’vud safsatasıyla hareket ederek, canlı cansız demeden kuduz köpek misali sağa sola saldırarak geçmişten günümüze kadar hulf’ul vaad olmasıyla da tanınan hain, lanetli kavim Siyonist İsrail’in insanlık dışı vahşetlerde imzası olan liderleri başta olmak üzere, İsrafil’in sura üfürmesiyle birlikte şimdiki Netanyahu dahil gelmiş geçmiş tüm zalimler kabirlerinden fırlayacak ve heyhat, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı diye feryad-u figan edecek fakat o feryad u figanlarının bir sinek kanadı kadar kıymeti harbiyesi kalmayacaktır.
İşte o gün geldiğinde o zalimler ki kimi zaman eğlence olsun diye, param parça ettikleri o yavrucaklardan, kadınlardan, yaşlılardan, hastalardan ve tüm mazlumlardan yalvar yakar af dileyecek, özür üstüne özür dileyecek, tabiri caizse el etek öpecek ama son pişmanlık kesinlikle kendilerine fayda vermeyecektir.
Ve El Müntakim olan Allah’ın adaletinin tecellisi ve kudretinin yansımasıyla o masum çocukların ve tüm mazlumların muhatabı olan o gaddar ve zalimlere hitaben belki de bizzat o minik yürekler, ilahi fermanın nazlı birer tellalı olarak şöyle seslenecekler: Ey zalimler, bir hayal gibi geldi geçti taptığınız, ebedi sandığınız, aldanarak zevk-u sefa içinde ömür sermayenizi küfür ve zulüm yolunda tükettiğiniz üç günlük dünyanın şatafatlı hayatı. Haydi şimdi sürün bakalım tanklarınızı, uçaklarınızı, füzelerinizi, çelik kubbelerinizi esfel-i safiline ve ebediyyen tadın şimdi, inkar edip durduğunuz, alay ettiğiniz ve şu çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş dediğiniz cehennemin azgın alevlerini.










