Aşık Veysel Şatıroğlu’nun da seslendirdiği anonim bir türküde geçen duygu ve düşünce yüklü “Zemheri ayında gül ister benden” mısrası; öyle sıradan bir mısra olmayıp başlı başına bir kitap, bir külliyat hatta bir kütüphane kadar derin bilgi barındırabilen bir mısra-ı bercestedir denilse mübalağa sayılmaz zannımca.
Hem anonim halk şiirinde hem tasavvufî halk şiirinde çok yoğun bir mânâ taşıyan bu veciz dizeye biçimsel açıdan bakıldığı zaman; kar, boran, tipi, ayaz ve dondurucu soğuğun hayatı felç ettiği ve bazı yıllar kıyametin küçük bir provasını anımsattığı mevsimlerin en çetini olan kış mevsiminde, hem de zemheri ayında bir sevilenin kendi sevdiğinden gül istemesi, gül beklemesi; ne kadar da zalimane ve gaddarane bir talep gibi geliyor insana.
Ondan deveye hendeği atlatmasını istemek ve beklemek belki de daha kolay olacaktır.
Maşukun “Ey sevgili, şimdi mevsimi değil ama yine de isterim senden” diyerek adeta imkansız bir sipariş olarak verdiği zemheri ayındaki gül; elbette ki çetin kış şartlarına dayanabilmek ve ayakta kalabilmek için toprağın derinliklerine kök salmak zorundadır.
Ancak o şekilde daha sağlam bir yapıya kavuşur, daha uzun ve güzel ömürlü olur,o şekilde çiçeklerin en güzeli olmaya ve bülbül-ü şeydaları etrafında dolaştırmaya namzet olur.
Göğüslere inşirah aşılayan ve ruhlara huzur üfleyen böyle bir peygamber çiçeği, diğerine nazaran tabii ki daha hoş, daha kalıcı ve daha etkileyici güzel kokular bırakabilen bir güldür.
Yeşilliğin, güzelliğin her tarafa yayıldığı, envai çeşit çiçeklerin neşv-ü nema bulduğu, mor sümbüllü dağların eteklerinde teşekkül eden renk cümbüşüyle sarmaş dolaş olan nebatatın arz-ı endam ettiği, insanın ruhuna sirayet eden mest edici rayihaların atmosferi sarıp sarmaladığı, bereketli ve şifalı nisan yağmurunu da içinde barındıran lale ve gül devri diye nitelendirilen rutin mevsim olan güzelim baharda, gül yetiştirmek, gül dermek ve takdim etmek tabii ki çok daha mümkün ve çok daha kolay olacaktır.
Lakin her şeyin böyle gül gülistan olduğu kendi normal mevsiminde, el bebek gül bebek misali yetişebilen ve ulaşılabilen, hafif bir rüzgarda savrulabilen normal bir gül; kimi zaman kurda kuşa yem olma ihtimalinin de var olduğu çetin kış şartlarının hüküm sürdüğü zemheri ayında bin bir zahmetle yetişen güçlü ve metin bir gül gibi olmaz, olamaz.
Zira, aşkın, azmin, sabrın, fedakarlığın ve nihayet zaferin meyvesi olan zemheri ayında yetişen bir gül; eza ve cefa dolu o olağanüstü serüveninin neticesinde tabii ki daha fazla ilgi görecek; daha fazla tercihe, takdire ve taltife şayan olacaktır.
İşte tıpkı bunun gibi içinde her türlü zahmetin, zemherinin var olduğu dünya denen şu fani gölgelikte bazen hiç bitmeyecek gibi insanın başına gelen belalara, musibetlere karşı gösterilen dirayet, sabır, metanet, tevekkül ve teslimiyetin neticesinde ilahi mükafat ve muvafakatnamesini elde eden bahtiyar kullar; geçici baharlardan çok daha farklı olan cennetin serin ve sonsuz baharlarında batıp gitmeyen güneşin sonsuz tebessümleri altında ebediyyen altlarından ırmaklar geçen köşklerde, havz-ı kevserin başında ab-ı hayatı yudumlarken birbirlerine büyük bir huzur ve saadetle selam deyip duracak, ilahi aşkın meyvesi olan güllerin en güzeli ve en özeli olan Muhammedi güle ayrılmamacasına kavuşacaklardır.










