Tarih boyunca tüm toplumların çekirdeği, dinamiği niteliğinde olan genç nesiller, elbette ki günümüzde de aynı öneme haizdir. Ancak son dönem yeni nesil bir yandan teknolojinin baş döndürücü hızına yetişmeye çalışırken, öbür yandan duygusal ve heyecanlı fırtınalarla dolu günlük yaşantıların yönlendirdiği bir yolculuğun macerasıyla nereye gideceğini bilmeyen kaptansız bir gemiyi andırıyor.
Aslında, iletişim ve ulaşım alanlarındaki hızlı değişim ve gelişimin neticesinde artık somut olan her şeye çabucak sahip olabildikleri böyle bir zamanda, özellikle ruh dünyasındaki boşluğu dolduramadığı içindir ki en çok da görünmeyen şeyleri, hayatın anlamını, bastırılan iç duyguları, kendi özünü, fizik ötesi alemleri merak ediyor, arıyor, araştırıyor yeni nesil.
Böyle bir durumun oluşmasına zemin hazırlayan sebeplerin başında, genellikle maneviyat üstadlarının dile getirdikleri o meşhur sözde de denildiği gibi “Kalp bir aynadır” ilkesi doğrultusunda akl-ı selim ile pek hareket etmedikleri geliyor denebilir.
Onun için bu zorlu gençlik yolculuğunda gönüllerine yansıyanları, maalesef, buğulu gösteren gönül aynaları da görüş mesafesini neredeyse sıfıra indirecek kadar sisli ve puslu bir haldedir.
“Ben kimim, nereden geldim, nereye gideceğim, ruhsuz teknolojinin peydahladığı bu gürültülü atmosferde sesimi, nefesimi, hevesimi nasıl kontrol edeceğim, nerede harcayacağım, kimlerle paylaşacağım?” gibi soru(n)ların çözümünü kendi dar ve sığ alanında arayıp bulmaya çalışırken yeni nesil; kendini karmaşık ve bilgi kirliliğinin at koşturduğu internet ve sosyal medya dünyasının insafına terk etmiş çağın bir yetimi sayabilir.
Her ne kadar buhranlı ve karamsar bir profili sergilese de bu heyecanlı gençlik, hiç olmadığı kadar keskin bir zeka ve sezgiye sahip olduğu ve olabileceği bir dönemden de geçmiyor değil.
Özellikle iletişim teknolojisinin de etkisiyle bilgi ne kadar çoğalırsa çoğalsın ve gençler ne kadar bilgi edinirse edinsin, kalbin açlığını ve boşluğunu gizleyemedikleri ve tek başına gideremedikleri, dolayısıyla kimi zaman bocalayıp durdukları gözlerden kaçmıyor.
Onlar, her ne kadar tüketim çılgınlığının cazibesine kapılarak nefsin hırsına, hevesine, vesvesesine kulak verseler de vicdanları sızlatan, doğru yola yönelten ve dıştan içe doğru bir yönelmeye vesile olan kalbin nabzını, fısıltılarını, ilhamlarını da kulak ardı edemiyorlar.
Genel olarak, toplumlar hız isterken, gençlik çoğu zaman yavaşlayan bir iç ritme ayak uydurmaya çalıştığı sosyolojik zeminde, değerlerin kaydığı bir haritayı da ister istemez gözlemliyor, aile bağlarının zayıflladığını, bireyselliğin giderek arttığını ve bununla beraber yalnızlığın büyüdüğünü fark ediyor.
Yine de bu yalnızlığı sahte kalabalıklardan ayırt edip içinde bir uyanış tohumu taşıyan kaliteli yalnızlığa dönüştürüp kendi sonsuz hakikatinin kapısında sabırla beklemeyi öğreniyor.
Ve böylece kaygı, gelecek baskısı, sürekli mukayese gibi psikolojik bozukluklardan sıyrılıp
bir tür iç terbiyeye doğru yol alırken kendi öz tarih, kültür ve medeniyet bağlamında bu nesil, hem geçmişin tüm hikmetini, hem zamanın cazibesini derdest etmeye çalışıyor.







