Bir zamanlar çocukluk, hayatın kenarında beklemek değildi. Okul çıkışında bir dükkânda çalışan, yaz tatilinde tarlaya giden, kendi harçlığını kazanmanın mahcubiyetini değil, gururunu taşıyan çocuklar vardı. Hayat onları erken büyütür, yokluk bazen bir öğretmen kadar sessiz ama bir o kadar da öğretici olurdu. Bugün ise çocukluk, çoğu zaman hayatın kendisinden uzak, ekranların çizdiği bir dünyanın içinde yaşanıyor.
Sanal dünya hayatımıza girdikçe garip bir çelişkinin içinde bulduk kendimizi. İçimizde çoğalan sıkıntıları dışarıya gösterdiğimiz hayatın kusursuzluğu ile örtmeye başladık. Herkes mutlu, herkes başarılı, herkes güçlü görünmek zorunda. Oysa insanın asıl imtihanı, başkalarına nasıl göründüğü değil, kendisiyle baş başa kaldığında kim olduğudur.
Elbette her neslin kendisinden önceki nesle söyleyecek bir sözü vardır. Fakat hayatımızdaki her eksikliği geçmişin üzerine bırakmak, insanı kendi sorumluluğundan kurtarmıyor. Televizyonların, sosyal medyanın ve hazır hayatların bize sunduğu dünyayı gerçek zannetmek; kendi hayatımızı kurma cesaretinden vazgeçmek demektir. Oysa insan, kendisine bırakılan mirasın yalnızca taşıyıcısı değil, aynı zamanda onu yeniden anlamlandıracak kişidir.
Asr-ısaadet’in gençlerine baktığımızda bunu daha açık görürüz. Zorlukların ortasında yetişen o gençler, yaşlarını bir mazeret olarak görmediler. Hz. Ali’nin genç yaşta İslam’la buluşması, sahabelerin genç yaşlarında büyük sorumluluklar üstlenmesi bize şunu hatırlatıyor: İnsan, yaşından önce taşıdığı yükle büyür. Onları farklı kılan, çağlarının imkânları değil; inandıkları hakikate omuz verecek bir yüreğe sahip olmalarıydı.
Bugünün gençleri de elbette başka bir çağın çocuklarıdır. Önlerinde daha fazla imkân, fakat aynı zamanda daha fazla dikkat dağıtıcı vardır. Bilgi hiç olmadığı kadar yakın; fakat hikmet hiç olmadığı kadar uzakta olabilir. Her şeyin hızlandığı bir çağda insanın kendisine dönmesi, neye inandığını, neyin peşinden gittiğini ve nasıl bir insan olmak istediğini sorması belki de en büyük ihtiyaçtır.
“İşleyen demir pas tutmaz.” Bu söz yalnızca çalışmayı değil, diri kalmayı da anlatır. Zihin çalışmadığında körelir, yürek sorumluluk almadığında ağırlaşır, gençlik bir idealin peşinden yürümediğinde ise zamanın içinde sessizce tükenir.
Elif kuşağının ihtiyacı olan şey, yalnızca şekil değil; şahsiyettir. Yalnızca konuşmak değil, yaşadığı sözün sorumluluğunu taşımaktır. Geçmişi bütünüyle reddetmeden ondan iyiyi almak, yanlış olanı cesaretle geride bırakmak ve kendi çağının meselelerine kendi değerleriyle cevap verebilmektir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Gençlerden ne bekliyoruz değil, onlara nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Çünkü gelecek, yalnızca gençlerin omuzlarında yükselmeyecek. Onları yetiştirenlerin, yönlendirenlerin ve önlerine hangi örnekleri koyduğunun da bir karşılığı olacak.
Elif kuşağı, yeniden doğrulmak zorunda. Fakat bunun için önce kendisine biçilen kurban rolünden sıyrılması, ayağını yere basması ve kendi hakikatinin peşinden yürümesi gerekiyor.
Hastalık ortada.
Reçete ise insanın kendisinde.
İbrahim Ateş















