“Terk-i diyar ettiğim gün gözlerimi sana bırakacağım; senden başkasını görmediğimi sen de göresin.Her baktığında vicdanınla yüzleşesin diye.”
Yaşamı dümdüz uzanan bir yol sanmıştı o çocuk.
Oysa kader, dağın ardında yön değiştiren bir nehir gibi akardı; durgun görünür, içinde çağlayan taşırdı.
Siyah beyaz televizyonların loş ışığında, babasının dizine yaslanıp haberleri izlediği akşamlarda, ne olduğunu tam kavrayamadığı bir dünyanın içine bakıyordu.
Filistinli çocuklar, omuzlarından büyük taşları küçücük elleriyle İsrail askerlerine savuruyordu.
Spikerin yarım kalan cümleleri arasında dalıp gidiyordu çocuk.
Zira suskunluklar, söylenen her sözden daha acıydı.
Babası da kendi çocukluğunu yarım kalmış anlatıların içinde büyütmüştü.
Dedesinden dinlediği eksik masallar, karla örtülü yollar, yarım sofralar, gecenin içine gömülen uzun özlemler…
Dedesi Selim, zamanın unuttuğu bir kömde, toprak damlı küçük evde, altı çocuğunu yokluğun sert rüzgârına karşı bağrıyla koruyan uzun boylu, esmer tenli bir adamdı.
Ayaz omuzlarına işlerdi ama diz çöktüremezdi.
Ellerindeki çatlaklar, toprağın diliydi; sert, suskun ve kader kadar eski…
Kardeşi Hasan ise veliliğiyle bilinirdi.
Köy odalarında adı geçtiğinde konuşmalar azalır, hüzünle gözler yere inerdi.
O, bu dünyadan kimsenin kalbini kırmadan geçti.
Usulca yağan bir yağmur gibi…
Ne incitmişti ne de incinmenin hesabını tutmuştu.
Elektriğin bilinmediği zamanlardı.
Akşamları çıraların titrek ışığında yemek yenir, gece erkenden çökerdi üzerlerine.
Sabah olduğunda güneş, ufukların ardından yalnızca aydınlığı değil, ekmek kavgasını da getirirdi.
Çobanlık yaparlardı.
Sürülerin ardından yürüyen çocuk ayakları, taşlı yolları ezbere bilirdi.
Irgatlık ederlerdi.
Yaz sıcağında duyulan tırpan seslerine, alınlarından süzülen ter karışırdı.
Hayat zorluydu; buna rağmen her sabah yeniden ayağa kalkmayı biliyorlardı.
Yokluk omuzlarına yük bindirirdi; onlar ise yük altında eğilmek yerine daha da dik dururdu.
Yıllar, durgun akan bir dere suyu gibi geçti.
Sonra zaman hızlandı; çocuklar büyüdü, yollar uzadı.
Dokuz köye bir okulun düştüğü günlerde, kara lastik ayakkabılarla kilometrelerce yürüyerek okula gittiler.
Heybelerinde bir defter, bir kalem; içlerinde ise kimseye söylemedikleri başka bir hayat arzusu vardı.
Kar tipiye karışır, yağmur dizlerine kadar inerdi.
Onlar yine de iyi bir hayata doğru yürümekten vazgeçmezdi.
Bir harfe tutunarak kaderlerinin karanlığından çıkmak istiyorlardı.
Çocuğun babası, ilkokulu bitirdiğinde yoksulluk önüne aşılmaz bir duvar gibi dikildi.
Okuyamadı.
Hayat, eline erkenden çalışmayı verdi.
Vazgeçmek, onların teamüllerinde öğrenilmiş değildi.
Selim’in ebedî yolculuğunun ardından göç vakti geldi.
Önce birkaç yüz haneden ibaret Çapakçur’a indiler.
Sonra taşın toprağın altın sayıldığı İstanbul’a…
Çobanlıkla başlayan hayat, ticaretle başka bir mecraya aktı.
Azdan çoğa, damladan göle yürüdüler.
Yıllarca yoklukla boğuşan üç kardeş, sonunda devlet kapısında düzenli bir yaşama kavuştu.
Gurbetin içindeki sıla hasreti de ağır ağır dindi.
Sonrasında çocuğun babası, hayatına omuz verecek kadına rastladı.
İki yalnızlık, aynı sofrada birbirine yurt oldu.
Çocuğun annesine ise başka bir hüznün mirası kalmıştı.
Babası yıllarca Amerika’da çalışmıştı.
Memlekete döndüğünde zaman, çok şeyi elinden almıştı.
Altı kız kardeşini genç yaşta toprağa veren bir acının ağırlığı çökmüştü omuzlarına.
Yetimlik, onun çocukluğuna erkenden yerleşmişti.
Nihayetinde çocuk da babasını kaybetti.
İşte o an dünyanın rengi değişti.
İnsan, bir babanın ardından yalnızca bir kişiyi değil, kendinden bir parçayı da toprağa veriyordu.
Çocuk, bir kalabalığın içinden düşüp kendi kimsesizliğine çarptı.
Aidiyet duygusuyla büyüyen ruhu, ilk kez sahipsiz kaldığını hissetti.
Zaman geçiyor, benliğinin içinde kırık izler kalıyordu.
Hücrelerinin içine yerleşiyor, nereye giderse gitsin onunla birlikte yürüyordu.
Bir zamanlar yokluk içinde bile birbirine yaslanan insanların dünyasında yalnızlık bilinmezdi.
Şimdi ise kalabalıkların ortasında büyüyen mesafeler vardı.
Sofralar genişlemiş, içindeki boşluk da derinleşmişti.
Çocuk anladı ki en acı terk ediliş, insanın hayattayken yavaş yavaş yalnız bırakılmasıydı.
Vaktiyle gölgesini esirgemeyenlerin ardından tabut başında uzun uzun ağlamak, kurumuş bir ağaca sonbaharda su dökmeye benziyordu.
Issız gecelerinde geçmiş, eski bir haber bülteninin uğultusu gibi dönüp duruyordu zihninde:
Siyah beyaz görüntüler, çıra ışıkları, ayaza meydan okuyan insanlar, kara lastik ayakkabılar, sürü peşinde kaybolan çocuk gülüşleri…
Benliğinin en derin yerinden hep aynı nakaratı tekrarlıyordu:
“İnsan, en çok yokluğunda değil; varlığında yalnız bırakıldığında tükeniyor.”












