
Üç yıl...
Takvimlerin yazdığı üç tane on iki ay, üç tane elli iki hafta, üç tane üç yüz altmış beş gün...
Onun hayatında güneş doğuyor, sabah olmuyor.
Saat ilerliyor, vakit yürümüyor.
Nefes alıyor, yaşam Ona uğramıyor.
Üç yıldır üç bin günün içinde.
Karanlığın geceye ait olduğunu sanır.
Geceye ait değilmiş meğer.
Karanlık güneşin olduğu zamanlarda da kurulabiliyormuş.
İnsan silüeti taşıyanların arasında da, kahkahaların içinde de, düğün konvoylarının neşesinde de, bayram sofralarının bereketli dualarında da, mezarlıklardaki gözyaşlarında da...
Öğrendi.
Üç yıl dedikleri şey, onun için üç bin yıl kadar uçsuz bucaksız oluyormuş.
Aylarca ekmek alamamanın ne demek olduğunu, açlıktan ölenler anlatamaz elbette.
Çünkü açlık yalnız mideyi değil, beşerin adını da kirletiyor.
Önce sesi kayboluyor.
Ardından cemali.
Nihayetinde varlığı...
Bir an farkına varıyor.
O hâlâ herkesi görüyor.
Hiç kimse onu görmüyor.
Meğer görünmez olmanın da bir vakti varmış.
Bir bataklığın içinde...
Çırpındıkça dibe iniyor.
Kurtulmaya çalışması bile cezası oluyor.
Sağ ayağını kurtarmaya çalışırken sol ayağı gömülüyor.
Solunu çıkarırken sağından vazgeçiyor.
Sonunda anlıyor ki bataklık çamurdan değil.
İnsan silüeti taşıyan tanıdıklarından ibaret.
Kıyıda bir dal parçası duruyor.
Kurtuluş bu kadar sade.
O dala uzanabilecek binlerce el var.
Kimisinin alnında kan bağı yazıyor.
Kimisinin avucunda kardeşlik.
Kimisinin dilinde dostluk.
Kimisinin yüzünde merhamet...
Ama hepsinin ortak eylemsizliği aynı:
Hiçbir el uzanmıyor.
Dal orada.
Bataklığın hemen yanı başında.
Aradaki mesafe birkaç adım bile değil.
Bir anne görüyor.
Nasırlı elleriyle dala dokunuyor.
Bir an yüreği yerinden fırlayacak gibi oluyor.
"Şimdi..." diyor.
"Şimdi beni çıkaracak."
Ama annenin eli, dalı ona uzatmak yerine uzağa fırlatıyor.
İki göğüste bembeyaz sütü toprağa dökülüyor.
Süt akıyor.
Merhamet akmıyor.
Anlıyor...
Ritüeller seyredilsin diye yaşatılıyor.
Bir yer sofrası kurulmuş.
Bir tabak.
Bir lokma.
Bir umut...
Birlikte yenilecek sanıyor.
Önce biri kalkıyor.
Sonra diğeri.
Sonra ötekiler...
Hepsi aynı dala koşuyor.
İçinde yıllardır ilk defa bir umut kıpırtısı beliriyor.
"Bu defa..." diyor.
"Bu defa insan insan olacak."
Yanılmıştı yine.
Dalı beş parçaya bölüyorlar.
Hiçbiri ona uzanmıyor.
Kurtuluş paylaşılmıyor.
Parçalanıyor.
Sonra bir kalabalık beliriyor.
En önde makamlar...
Arkasında alkışlar...
Yanında komşular...
Dostlar...
Arkadaşlar...
Akrabalar...
Kalabalık, onun yalnızlığını daha da büyütüyor.
Anlıyorum ki onu öldüren şey açlık değilmiş.
Beşerin onu aç görmemesiymiş.
İnsan, ekmeği yokken unutuluyormuş.
Şimdi düşünüyorum...
Yaşarken omzuna dokunmayan eller, tabutuna neden sarılır?
Sesini duymayan kulaklar, mezarının başında kimi dinler?
Bir lokmayı çok gören sofralar, ölümünden sonra hangi helvayı kavurur?
Hangi gözyaşı, yaşarken kurumuş bir boğazın yerine geçebilir?
Annelik, yalnız mezar taşına sarılınca mı kutsaldır?
Kardeşlik, ölüm ilanında mı hatırlanır?
Dostluk, taziyede edilen birkaç cümleden mi ibarettir?
Akrabalık, toprağın altına girdikten sonra mı kan olur?
Bilmiyorum.
Belki de bütün ömrüm boyunca yanlış öğrendiğim tek şey, insanın insana yurt olduğuydu.
Gördüm.
Yüreği, kışın en ayaz gecesinde üşütenin kar olmadığını...
Üşütenin, merhametsizliğin merhamet diye sunulması olduğunu...
Aç bırakanın ekmeğin yokluğu olmadığını...
Taşlaşmış kalplerin merhametsizlikle beslenmesi olduğunu...
Rabbinin kulu olan insan, vicdanı körelmişlerin kalabalığında kimsesiz kalınca ölmeye başlıyor.
O, bataklığın içinde.
O, kıyıdaki dalı görüyor.
O, herkesi görüyor.
Biliyorum...
Karanlık onun bulunduğu yer değil.
Gerçek karanlık, onu görmeyen gözlerin utancını yaşamayan yüzlerdedir.












