Bismillahirrahmanirrahîm
Bizleri yoktan var eden Allah’a hamd, O’nun elçisi olan rehberimize salât ve selâm olsun.
Köyün hocası, kendinden on beş yaş kadar büyük olan kapı komşuna nazikçe ve tebessüm ederek: “Yılmaz abi, bir hayli zamandır camiye gelmiyorsun, yoksa bana mı küstün?” diye sorduğunda…
Kırk beş yaşlarındaki adam gerilmiş hatta yüzü kızarmıştı.
Hocaya karşı mahcubiyetini iliklerine kadar hissetmişti.
O ân bakışlarını kaçırmaya çalışsa da hocadan kurtulamayacağının farkındaydı.
Uzun bir nefes aldıktan sonra, karşısındaki sarp dağa bakarak, nefesini sakince vermişti.
“Hocam, maalesef köylüden çekiniyorum, her vakit camiye gelirsem bana şucu-bucu diyorlar.”
Hoca tebessüm etmişti.
Efendimiz (a.s.) açıktan dâvete başladığında safâ tepesine çıkmış:
“Ya sababâh!!” diyerek seslenmişti perişan hâlde olan Mekkelilere.
‘Sababâh’ kelimesi Arap kültüründe kullanılan bir tehlike çığlığıdır, savaşın habercisidir. “Yetişin baskın var, düşman saldırıyor” manasındadır.
Efendimiz bu çığlığı atarken amacı belliydi. Tabii bunu halk sezinlememişti o esnada.
Peygamberimiz amacını açıkladığında vaziyet anlaşılmıştı.
Efendimize kulak veren halkın; yakın, uzak akraba olduğu gibi muhakkak akraba olmayan da vardı.
Efendimiz onu dinleyenlere: “Sizi Allah birdir, O’ndan başka ilah yoktur, demeye dâvet ediyorum. Ben de O’nun kulu ve resulüyüm. Allah’a ve peygamberine tâbi olmadıkça cennete giremezsiniz.” dediğinde, o halkın içerisinde sesini yükselten, O’na karşı çıkan amcası Ebu Leheb olmuştu.
Ebu Leheb’in neler yaptığıyla ilgili bilgisi sınırlı olanlar, bu tavrı tuhaf karşılayabilir ama bunlar gerçek.
“Efendimizin amcası, nasıl O’nun dâvetine karşı çıkar?” diye sorulabilir.
(Peygamberimiz henüz Mekke’de iken, Darü’n Nedve’de O’nun öldürülmesi için karar alınınca, Ebu Leheb de oradaydı.)
Amcasının karşı koyuşu efendimiz için şaşırtıcı değildi, zira daha önce de benzer senaryoyu yaşamıştı.
Önce eline bir taş aldı, yeğeni ve Allah'ın Resul’ü olduğunu söyleyen zata taş attı. İçi ferahlamamış olacak ki:
“Elin kurusun, yazıklar olsun sana, bizi bunun için mi çağırdın buraya?” diyerek bağırdı efendimize.
Ebu Leheb’in sözlerinden ve attığı taştan güç alan diğerleri bir fısıltı hâlinde dağıldılar.
Efendimiz, en yakınındakinden bile darbe aldı. Sadece Ebu Leheb değil, onun eşi de efendimizin dâvetinin akamete uğraması için elinden gelen her şeyi yapmıştı.
Efendimiz hiç kimseye aldırış etmiyor ve pes etmiyordu.
O, İslâm’ı yaşama ve tebliğ etme uğruna her türlü cefaya râzıydı.
Tek gayesi, Allah’ın gazabına uğramamak. O yüzden kiminin ne dediğine bakmadı. Ne hakarete kulak verdi ne de yapılan eziyetleri umursadı.
Sadece peygamberimiz değil, sahabe de bu dini yaşarken en yakınlarının hışmına uğradıkları hâlde dinlerini yaşamaktan bir adım dahi geri çekilmediler.
Sa’d bin Ebi Vakkâs henüz on yedi yaşında İslâm’a girdiğinde, annesinin çok zoruna gitmiş, Sa’d’ı İslâm’dan döndürmek için elinden geleni yaptı. Öyleki; kendini aç ve susuz bıraktı, Sa’d’ı odaya kilitledi ama Sa’d da taviz yoktu.
Hatta o güne kadar annesinin her dediğini yapan Sa’d, annesine şöyle demişti; “Ey anne! Senin yüz canın olsa her birini İslâm’ı bırakmam için versen, ben yine dinimden vazgeçmem.” dedi.
Duruş net.
Yokuşa sürmek yok.
Mızmızlanma yok.
Şimdi,
önümüzde örnek olarak, peygamberimiz ve sahabe var.
O peygamberden, daha güzel bir örnek var mıdır?
Biz O’nun örnekliğinden yola çıkmalıyız. O örneklikte illaki birileri bize sataşacaktır, efendimize sataştıkları gibi. Biz efendimizden daha kıymetli değiliz ya.
Birileri ileri geri konuşacak diye dinimizden ödün vermemiz ne derece ahlakî ve doğru olabilir?
Biz o yola adım atarken belki de en yakınımızdaki, en güvendiğimiz kişilerden bile azar işiteceğiz; belki de onlar bize engel olmaya çalışacaklar. Her şeye rağmen taviz olmamalı.
Bizi hesaba çekecek olan Allah’tır. Hesap vermeyeceğimiz insanları memnun etmenin hiçbir manası ve faydası yoktur.
Biz ne yaparsak yapalım, birileri kuşkusuz bizde bir kusur bulacaktır.
Tümüyle insanları râzı etmemiz mümkün değildir ama bir olan rabbimizi râzı etmek gayet kolaydır.
Köyde veya mahallemizde bizdeki değişimi fark eden kimi insanlar, bize karşı tavır alabilir hatta âleyhimizde konuşabilirler. Belki de ellerinden gelen her türlü kötülüğü revâ görecekler…
Kim bilir bizi camiden, Kur’ân’dan uzaklaştırmak için olmadık entrikalara da başvuracaklar…
Bizi yıldırmak ve pasifleştirmek için dedikodu, gıybet ve dahi bize iftira atacaklar…
Bizi sınayacaklar, İslâm’a olan bağlılığımızı ölçecekler…
Peygambere olan muhabbetimizi teraziye koyacaklar…
Her türlüsüne taviz vermemek ve hepsini reddetmek İslâmî bir duruştur.
Bizdeki değişimi fark ettiklerinde, elbisemizi konuşacaklar, sakalımıza laf edecekler, tesettürümüzü bahane edecekler hatta konuşma tarzımızı bile gündem edecekler…
Kendini Allah’a teslim eden bir mümin bunların hiçbirine pabuç bırakamaz.
Efendimizi de konuştular, O’nun sahabesini de ağızlarına doladılar ama onlardan eski hayatına geri dönen olmadı.
Birilerinin laflarından çekinerek, camiye gitmemek, İslâm’ı sadece içine hapsetmek hatta onların yanında onlardanmış gibi görünmek, müslümanca bir anlayış değildir.
Tesettürümüze laf edecekler diye, tesettürden imtina etmemiz; sakalımızın dedikodusunu yapacaklar diye, sinek kaydı olmanın bizden götürüsü olur.
Bırakalım konuşsunlar, dedikodu, gıybet yapsınlar hattâ iftira atsınlar…
Biz İslâmî çizgimizi kaybettiğimiz müddetçe, kârlı çıkacak biziz.
Allah her şeyi görüyor ve işitiyor.
Öyleyse hüzünlenmenin veya âleyhte yol aramanın bir mantığı yoktur.
Biz Allah’ı râzı etmekle vazifeliyiz.
Bunu namazımızla, camimizle, ilmimizle; tesettürümüzle, güzel ahlakımızla ve iyimser niyetimizle yapacağız.
Asırlar geçse de insan, yine insandır, şeytan da aynıdır.
Şeytanın ve kimi insanların hileleri bitmez.
Peygamberimize karşı ne yaptılarsa, bugün de aynısını bize yapabilirler. Bu, gayet normal, aksi takdirde imtihanın kıymeti bilinmez.
Biz, peygamberden daha değerli değiliz ya.
Dolayısıyla, her şeye rağmen, “İslâm!” diye haykırmalıyız.
Günün sonunda kârlı çıkacak olan, Allah’ın dinine sımsıkı sarılan olacaktır.
Öyleyse, hüsranlığın, kaybetmenin olmadığı bir yolda yürümekten hiçbir şey bizi alıkoymamalıdır.
Nihayetinde varacağımız yer, Allah’ın nezdidir.
Allah’ı râzı etmek, en büyük bahtiyârlıktır.
Rabbim bir an dahi o yoldan mahrum etmesin.
Semih Akdemir















