Üzerime giydiğim libasın, insanlık adına bir şeyler söylemesini istiyorum. Çünkü üzerimde taşıdığım bu kumaşı çarşıdan, pazardan almadım. Kâlûbelâ’dan aldım. Bir emaneti yüklendim. Öyle bir emanet ki insan, onu sırtına aldığı gün yalnız kendisinden değil, ardında bıraktığı izden de mesul oluyor. Bu emaneti taşırken omuzlarıma çöken yorgunluğun beni bezdiren değil, günün sonunda “Değdi,” dedirten bir yorgunluk olmasını istiyorum.
Zaman geçip giderken hayatıma aldığım bazı insanların olması gereken hâlden ne kadar uzaklaştıklarını gördüm. Her birinin yüzünde, sanki bir manifaturacı dükkânında ölçülüp biçilmiş, hazır bir kumaş vardı. Üzerlerine geçirdikleri yüzler, kendilerine ait değildi. Maskenin ardına gizledikleri yüzlerini görüyordum. Daha kötüsü, onların da benim gördüğümü bildiklerini hissediyordum. Buna rağmen yaptıklarından dolayı en küçük bir mahcubiyet taşımıyorlardı. İnsan bazen başkasının yaptığından kendi adına utanır. Ben de öyle oldum. Onların yüzüne bakarken, onların yerine ben utandım.
Ne gariptir ki o maskeler, yatsıyı bulmadan yüzlerinden düşüyordu. Gün boyunca taşıdıkları hâl, akşam olmadan dağılıyor; söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafe bir anda görünür hâle geliyordu. Fakat ertesi gün yeniden başka bir yüz, başka bir söz, başka bir kumaş… Sanki insan kendi yüzünden yorulunca başkasının yüzünü ödünç alabiliyormuş gibi.
Ne onlar yeni maskeler takmaktan bıktı ne de ben bu samimiyetsizliği kabullenebildim. Fakat bütün bunlardan önce, herkesten ve her şeyden önce kendi kalbime baktım. Çünkü insan başkasının yüzündeki kiri görmeye başladığında, kendi yüzünü aynada unutmaya çok müsaittir. Ben önce kendimi yokladım. Söylediklerimin arkasında durabiliyor muyum, taşıdığım libasın hakkını verebiliyor muyum, kalabalığın içinde kendime yabancılaşmadan yürüyebiliyor muyum diye sordum.
Kalbimin sesine kulak verdikçe üzerimde taşıdığım emanetin ağırlığını daha başka anlamaya başladım. Anladım ki mesele iyi görünmek değil, iyi kalabilmekti. İnsanların karşısında başka, kendi vicdanının karşısında başka biri olmamak… Sözüyle hâli arasına mesafe koymamak… Kimsenin görmediği yerde de aynı insan olarak kalabilmekti asıl mesele.
Bu yüzden bazen kendi kendime, “İyi ki,” diyorum. “İyi ki onlar gibi olmadım.”
Ama bu cümleyi söylerken bile kalbimi yeniden yokluyorum. Çünkü insanı başkasından ayıran şey, başkasının kusurunu görmek değil; o kusura düşmemek için kendi nefsini sürekli gözetmesidir.
Ben üzerimdeki libasın temiz kalmasını istiyorum. Kumaşın eskimesinden korkmuyorum; insanın içinin eskimesinden korkuyorum. Omuzlarımdaki emanet ağırlaşsın, yürüyüşüm yavaşlasın, günün sonunda yorulayım… Yeter ki geriye dönüp baktığımda, üzerimde taşıdığım libasın insanlık adına bir cümle söyleyebildiğini göreyim.
Çünkü bazı insanlar ömrünü kendine bir yüz bulmakla geçirir.
Ben ise yüzümü kaybetmeden yaşamaya talibim.















