“Nasıl bir toplum olursanız öyle yönetilirsiniz” sözünü yıllardır tekrar edip duruyoruz. Bence eksik söylüyoruz. Mesele yalnızca yönetenin aynaya bakıp toplumu görmesi değil. Asıl mesele şu: Nasıl yönetilirseniz, zamanla öyle olursunuz.
Çünkü yönetim sadece kanun çıkarmaz; alışkanlık üretir. Sadece makam dağıtmaz; karakter de şekillendirir. Bir ülkede adalet sürekli ertelenirse insanlar hakkını aramayı değil, güçlü olanı bulmayı öğrenir. Liyakat değersizleşirse insanlar çalışmayı değil, tanıdık aramayı marifet sanmaya başlar. Haksızlık karşısında susmak ödüllendirilirse, bir süre sonra susmayan garip karşılanır.
İslam’ın meselesi tam da burada başlar.
Kur’an bize adaleti ayakta tutmayı emreder. Üstelik adalet, hoşumuza giden insanlar için değil; aleyhimize olsa bile adalettir. Emanetin ehline verilmesini ister. Zulme karşı durmayı, hakkı gözetmeyi, ölçüyü ve tartıyı doğru tutmayı söyler.
Ama biz bazen dini sadece başkalarının günahlarını saymak için hatırlıyoruz.
Namazdan söz ediyoruz, ahlaktan söz ediyoruz, kul hakkından söz ediyoruz; sonra sıra makamda, ihalede, torpilde, adam kayırmada gelince nedense bütün bu güzel sözlerin sesi kısılıyor.
Oysa kul hakkı, sadece cebinden para çalmak değildir.
Bir insanın hakkı olan görevi torpille başkasına vermek de kul hakkıdır. Hak edenin önüne geçmek de kul hakkıdır. Bir makamı ehil olmayana teslim etmek de emanete ihanettir. Çünkü devletin koltuğu babanın mirası değildir. Kamu malı, kimsenin şahsi malı değildir.
Peygamber Efendimizin emaneti ehline vermek konusundaki uyarılarını hatırlayıp, sonra “bizim adam” diye ehliyetsiz birini öne geçirmek nasıl bir çelişkidir?
Sonra da dönüp topluma kızıyoruz.
“Millet bozuldu” diyoruz.
Hayır efendim.
Millet gökten inmedi. İnsanlar gördükleri düzenin içinde şekilleniyor. Eğer çocuk sürekli “çalışsan da bir yere gelemezsin, tanıdık bulursan yükselirsin” diyorsa, ona ahlak dersi vermeden önce kurduğumuz düzenin ahlakını sorgulamak gerekir.
Çünkü insan, gördüğünü öğrenir.
Adalet gören adaleti önemser. Liyakat gören emeğe inanır. Hakkının korunduğunu gören hukuk devletine güvenir. Fakat yıllarca güçlü olanın haklı çıktığını gören insan, bir süre sonra haklı olmak yerine güçlü olmanın yollarını aramaya başlar.
İşte asıl tehlike budur.
Bir toplumun sadece cebini değil, vicdanını da yoksullaştırırsınız.
Ve vicdan fakirleşince, ülkenin en büyük ekonomik krizi bile para değildir artık. Ahlak krizidir.
Bugün yönetenlere kızarken biraz da kendimize bakmamız gerekiyor. Çünkü yönetenleri eleştirmek kolaydır. Zor olan, kendi mahallemizde, kendi çevremizde, kendi işimizde aynı adaleti savunabilmektir.
Bizden olana yapılan haksızlığa değil, bize yapılmayan haksızlığa tepki gösteriyorsak ortada adalet yoktur.
İslam’ın adaleti “benim adamım” diye başlamaz.
Hak, hak olduğu için haktır.
Zulüm de düşmanımıza yapıldığında zulümdür, dostumuza yapıldığında da.
O yüzden mesele sadece “nasıl bir toplumuz?” sorusu değildir.
Daha ağır bir soru var:
Bizi nasıl yönetiyorlar ve biz bu yönetimin içinde neye dönüşüyoruz?
Çünkü kötü yönetim yalnızca kötü kararlar üretmez. Kötü alışkanlıklar da üretir.
Ve bir gün bakarsınız, dün şikâyet ettiğiniz düzenin küçük bir kopyası olmuşsunuz.
İşte o zaman mesele artık yönetenler değildir.
Mesele, yönetilirken kaybettiğimiz vicdandır.
- Fuat Sönmez













