Gamında boğulduk koca feleğin,
Ağırlığında kaldık dünyalık şeleğin.
Ne dost kalır ne can, ne de sevdiğin;
Sermayeyi taşımaz delikli eleğin.
Çok şikâyet ediyor, çok ağlıyor, çok ciddi feryat figan ediyoruz. Aslında bir ceviz kabuğunu doldurmayacak kadar küçük dertlerimizi büyütüyoruz; görmemiz gerekenleri ise görmüyoruz. Karanlığa bir ışık yakmak yerine, hep galiz küfürlerle saldırıyoruz.
Mevcut ortamlar çocuklarımızı bizden alıyor; onları başkalaştırıp toplumuna, örfüne, dinine, inancına ve kültürüne yabancı birer birey haline getiriyor. Hepimizin gönlü yaralı, hepimiz kırık bir kalp taşıyoruz; geçmişimizin güzel günlerine bakıp avunuyoruz. Geçmiş tarihlerde de insanlığın benzer ortak sorunlarla uğraştığını görünce, ne kadar yerimizde saydığımıza şahit oluyoruz.
İnsanlığın bir arpa boyu yol almadığını, binlerce yıl öncesinden kalan Sümer yazıtlarında bile rastlıyoruz. Sümer tabletlerinde evlatların ebeveynlerine karşı umarsız davranışları anlatılırken insanın kanı donuyor. Samuel Noah Kramer’in "Tarih Sümer’de Başlar" kitabında okuduğumuz şu satırlar, beş bin yıl önceki sorunlarla bugün hâlâ boğuştuğumuzu kanıtlıyor:
"Ben tarlalarda ırgatlık yap diye değil, iyi bir yazman ol diye seni en iyi yazmanların yanına verdim. Ama o ne yaptı? Gitti sokaklarda avare avare gezdi."
Hatta ilk "yağcılık ve yaranma" olaylarının Sümerlerde yaşandığını yine bu tabletlerden öğreniyoruz. Geçmiş ile gelecek arasında bu kadar donuk kalan bir tarihe ne kadar "ilerleme" diyebiliriz? Eğer koca bir "sıfır" desek, pek de yanılmış olmayız. Beş bin yıl önceki tabletler bugün bize bunu söylüyorsa, gerçekten daha çok çalışmamız lazım.
Sokaklarımız, kendi çocuklarımız tarafından tehlikeli hale getiriliyor. Bizim bu tehlikeyi defetme halimiz yok; buna güç yetiremiyor, çözüm bulamıyor, çaresiz ve bitkin bir halde kalıyoruz. Haber bültenlerinde annesine babasına isyan eden gençleri, sokaklara taşan kavgaları seyrediyoruz. Üçüncü sayfa haberlerine bakarken yüzümüz kızarıyor. "Nerede yetişti bu nesil, nerede büyütüldü?" gibi sorular beynimizi kemiriyor. Oysa her musibet, bizi daha iyi yarınlar inşa etmeye sevk etmelidir.
Hepimiz elimizden ne geliyorsa; gerekirse cebimizdeki paramızla, gerekirse birikimimizle çocuklarımızı onurlu birer insan haline getirmek için uğraş vermeliyiz. Bu yolda elbette tökezlemeler, eksiklikler ve umutsuzluklar olacaktır; ancak inanılan bir yolda, geç de olsa zaferin geleceği kesindir. Bahara inanmak lazım; kışın en soğuğunda bile baharın geleceğinden şüphe duymamalıyız. Her gecenin ardından bir sabahın olacağına sonuna kadar inanmalıyız.
Solan her çiçek, boynu bükülen her papatya bizimdir. Çiçeklerimiz bizim elimizde büyüsün; bahçemiz o çiçeklerle vücut bulsun. Çocukların güzel bir nimet ve nasip olduğuna inanalım. Her şey dört dörtlük olur mu bilinmez ama o doğrultuda gösterilen her çabanın mübarek ve alnından öpülesi bir gayret olduğunu unutmayalım.
Ezcümle; İnsanlık ailesinin birer ferdi olduğumuzu unutmayalım. Çekirdek ailelerimiz temizlendikçe, insanlık ailesinin de temizleneceğine inancımız tam olmalı. Japonya’daki bir ahlak kırıntısı ile Mezopotamya’daki ahlak, aynı mirasın kalıntısıdır. Amerikan kıtasındaki bir erdem ile Afrika’daki bir kabiledeki ahlak aynı köktendir. İnsanlık ailesinin fertleri olarak hepimiz güzel ahlak kültürünün birer elçisi olmalı ve bu yönde çalışmalıyız. Çocuklarımızın da bu doğrultuda yaşamasına öncü olmalıyız.
Son Nebi Hz. Muhammed’in (sav), "Beni Hud Suresi yaşlandırdı," derken "Emrolunduğun gibi dosdoğru yaşa!" ayetine vurgu yaptığı söylenir. Bizler de "güzel ahlakı tamamlamak üzere" gönderilen o kutlu elçinin izinde, güzel bir ahlak dairesinde yaşamak temennisiyle...













nuştoxê ma zafff weş nuşto ma sipas kenê
Tebrikler kaleminize sağlık