Günden güne kendimize, ailemize ve çevremize yeni cepheler açıyoruz. Kimi zaman bir selamın esirgenmesini, kimi zaman bir bakışın ağırlığını gerekçe göstererek, insanları kendimize rakip; hatta düşman ilan edebiliyoruz. İki günlük dünya hayatının tek bir gününe onca sıkıntıyı sığdırdığımız yetmezmiş gibi, yarınımızı daha sorunlu hale getirmek için de adeta özel bir gayret sarf ediyoruz.
Halbuki hayat; bir lokma ekmek, bir yudum su ile idame ettirilebilecek kadar sade. Kinden uzak, dostane bağlar kurma ve güzel anılar biriktirme şansımız varken; zihnimize yüklediğimiz gereksiz düşüncelerin altında ezilmeyi seçiyoruz.
"Bana Yeni Bir Hayat Lazım" Ama Hangisi?
"Ben ve hayatım" derken, dışımızdaki dünyayı dışlayan bir tavır takınır olduk. Hani o meşhur şarkıda geçtiği gibi; çoğumuzun diline pelesenk olan o "Bana yeni bir hayat lazım" cümlesi, aslında neyi kasteder? Yeni bir hayat mı, yoksa kaybettiğimiz özümüz mü? (Engin Geçtan, HAYAT)
"Ben ve ötekiler" diye keskin sınırlarla dünyayı ayırmamız, aslında kendimize yaptığımız en büyük kötülük değil mi? Oysa hepimiz Âdem’in çocuklarıyız. Duygularımız, korkularımız, hüzünlerimiz ve zaferlerimiz özünde aynıyken; bize ait olmayan bu dünyada kendimize mülkiyetler, payeler, imtiyazlı dünyalar kurmaya çalışıyoruz. Üstelik bunu, sonu belli bir yolculukta olduğumuzu unutacak kadar büyük bir ciddiyetle yapıyoruz. Başkalarını kılı kırk yararcasına eleştirirken, kendimize iki dürüst soru sormaya tahammül edemiyoruz.
Doymayan Göz, hisetmeyen Gönül...
Eleştirilerimiz daima "başkasına", övgülerimiz ise kendi "en kusurlu" halimize... Kalbimiz tatminsiz, gözlerimiz doyumsuz; koca dünyayı kendimize dar ediyoruz. Midemizi doyurma telaşımız, ruhumuzu ve kalbimizi besleme ihtiyacımızın fersah fersah önüne geçti. Beğenilerimiz bile bize ait değil artık; bilinçaltımıza zerk edilen şablonlarla sınırlanmış durumdayız. Sunulanın dışında üretmiyor, çizilen sınırların dışına çıkmıyoruz. Kendi dünyamızı, başkalarının fikirlerini yazdığı bir yazı tahtasına dönüştürdük.
Kısa ömrümüzün hiç bitmeyeceğini sanıp, asıl önemli olanları hep "sonraya" bırakıyoruz. Sanki yarını garantilemiş, zaman üzerine mühürlü bir taahhüt almışız gibi bir vurdumduymazlık içindeyiz.
Beyaz Bayrak Gelmeden Önce
"İnsanoğluna bir vadi dolusu altın versen, bir vadi daha ister" hadisini yorumlarken bile içimizden; "Hele bir vadi olsun da, ikincisini istemeyiz" diyecek kadar samimiyetten uzaklaştık. Doymayan gönlümüzün, bir gün bir avuç toprakla doyacağı gerçeği bize hep çok uzak görünüyor. O an ansızın gelip çattığında ise, elimizde sadece o beyaz bayrakla (kefenle) teslim olmak zorunda kalacağımızı unutuyoruz.
Arz ile sema arasında en dertli kişinin de, en iyinin de biz olduğumuza dair bir illüzyonla yaşıyoruz. Sürekli "anlaşılmamaktan" yakınıyoruz ama asıl meselenin, bizim kimseyi anlamaya çalışmamamız olduğunu bir türlü kabullenemiyoruz.
Gönüllerimizi doyuracak olan şey vadi dolusu altınlar değil, karşılıksız bir tebessüm ve samimi bir dostluktur. Geç olmadan, o dar odalarımızdan çıkıp birbirimizi anlamaya başlamalıyız. Unutmayın ki bu dünyanın bir gününü geçirdik kaldığını umduğumuz günleri kaliteli yaşamaya gayret edelim. Daha verimli ve iyi günlerde buluşmak dileğiyle.
https://yukseldargin.blogspot.com/2026/04/kendi-dunyamizin-dar-odalari-ben-ve.html












