Hepimiz bir annenin ve bir babanın evladıyız. Kimimiz yetim, kimimiz mazlum, kimimiz ise zalimlerdeniz. Ahlak yoksunları kadar, ahlakı ile ün salanlarımız da var. Suçlu olanların yüzleri kızarmaz; bu yüzden sesleri çok çıkar. Sesleri ile hakikati bastırmaya çalışırlar; tıpkı ezan okunduğu esnada uluyan köpekler gibi... Ama günün sonunda hakikatin sesinin daha gür çıktığını, kalabalıkta sessiz kalanlar yine işitecektir.
Pek çok insan; kendisi dışında olan, ulaşamayacağını düşündüğü hazinelere, zenginliklere ve daha nelere imrenir... Kur'an-ı Kerim, hem bu böbürlenmeyi hem de imrenmenin neticelerini Karun kıssası üzerinden çok iyi anlatır:
“Karun: 'Bu servet bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi,' demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti? Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).
Derken Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler: 'Keşke Karun’a verilenin bir misli bize de verilseydi. Hakikaten o, büyük bir servete sahip!' dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: 'Yazıklar olsun size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükâfatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.'
Nihayet Biz Karun’u da sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek bir topluluğu olmadığı gibi, o, kendi kendini kurtarabilecek güçte de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: 'Vay bize! Demek ki Allah, kullarından dilediğine rızkı bol veriyor, dilediğine az! Şayet Allah lütufta bulunmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkârcılar iflah olmazmış!' demeye başladılar.” (el-Kasas, 78-82)
Günümüzün Karunları ve Safımız
Etrafımızda bugün buna benzer çok fazla insan yok mu? Karun’dan daha beter, daha isyankâr ve azgın olanlar yok mu? Her gün kulağımıza gelen "Bu malları kendi bilgim ve becerim sayesinde kazandım," diyen günümüz Karunları yok mu? Hem de fazlasıyla var. Bu dünyanın geçici bir bahçe olduğunu ve bizlerin de bu bahçede kısa bir mola verip gideceğimizi anlamamız gerekmez mi?
Bu dünyada iyilerin hep kazanacağına dair ümidimiz olmalı; ki onlar mutlaka kazanacaktır. Kısa bir ömürde bunu göremeyebiliriz ama nihayetinde, vaktin bir yerinde iyilerin galip geldiği mutlaka görülecektir. İyilere destek olmak için illaki bir Hz. Musa’nın gelmesi, Hz. İsa’nın havarileriyle dönmesi ya da Hz. Muhammed’in (sav) Hira’dan çıkıp gelmesi gerekmez. Verilen imtihanları değerlendirmeli ve bunlardan doğru sonuçlar çıkarmalıyız.
Tarihte yaşanan olayları iyi tahlil etmeli ve ona göre konumlanmalıyız. Nemrut’un ateşine odun mu taşıyacağız, yoksa karınca misali bir damla su mu? Bunu iyi ayırt etmeliyiz. Öyle anlar oluyor ki mazlumu zalimden ayıracak ferasetimiz kalmayabiliyor; çoğu zaman da bu yüzden kaybediyoruz.
Biliyoruz ki iyi ile kötünün arasında ince bir çizgi var; ona dikkat etmeliyiz. Cem Sultan'ın şu beyiti meramımızı ne güzel izah eder:
"Ademe yahşi bir ad kalır bu dünyada, Saltanat baki kalır derler ise yalandır."
Kalbimizi iyiliğin eline vermeli, kiralanmış bir beyinden ziyade bir satranç ustası gibi en ince hamleleri yaparak ferasetle hareket etmeliyiz.
Sırat-ı Müstakim’de buluşmak dileğiyle...
Selam ve muhabbetle.
https://yukseldargin.blogspot.com/2026/04/hakikat-ve-modern-karunlar.html










