Halil Cibran, Kum ve Köpük kitabında şöyle der: "Eğer söylediğin, güzelliğin şarkısı ise çölün ortasında bile dinleyenin olacaktır." Hak ve hakikat genel itibarıyla evrenseldir; bu nedenle söylenen sözlerin hakikati temsil etmesi gerekir. Yeryüzünün karanlığında ışık yakılması, o ışıklar doğrultusunda bir yol ve iz bulunması elzemdir. Söylenilen söylevin, nutkun doğru ve düzgün olması bu yolda yeterli bir başlangıçtır.
Dünyanın her tarafının kan deryası haline gelmesi, hepimizin sinir uçlarına dokunuyor —ki dokunması gerekir de. Kimi yerlerde insanların başlarına evleri, kimi yerlerde ise dünyaları yıkılıyor. Muktedirler kendi iktidarlarının derdindeyken, mazlumlar acıların hüküm sürdüğü mecralarda bir lokma ekmeğin peşinde geziyor.
Geçmişin birçok döneminde hep güçlülerin tarihi yazıldı. Mazlumlar ise sadece öldükleri sayı kadar kaldılar ya da o sayıyı bile söyletmediler. İranlı düşünür Ali Şeriati, piramitlerin yanında dizili olan taşlar için: "O gün bile size bir mezar layık görülmedi, bugün de..." diyerek, piramitlerin inşaatında çalışan ve öldüklerinde cesetleri üzerine taş basılan kölelere bir nevi ağıt yakmıştır.
Bugün ölen birçok savaşçı sadece sayıları ile hatırlanıyor. Ölenlerin arkasından uydurma kahramanlık hikâyeleri yazılmıyor mu? Binlerce insan bir bombanın düşmesiyle katlediliyor ve bizler haber bültenlerinde sadece rakamlara bakıp geçiyoruz. Oysa bir insan iki günde serpilip büyümüyor; iki günde anlayış veya idrak kademesine erişemiyor. Her insan, varlığı itibarıyla mübarek ve üstün bir yaratılışla dünyaya gelmiştir. Bu kadar "ekmel" (en kâmil) olan bir varlığı, kişisel çıkarlar için yok etme hakkı hangi kanunla elde edilebilir?
Afrika'da insanlar renkleri nedeniyle hâlâ "beyazlar" tarafından tokalaşmaya bile layık görülmüyor. Birçok ülkede, başkasının maşası olmuş ve mazlumların kanını emen vampirleşmiş örgütler mevcuttur. Öte yandan, kendisini tüm insanlığın efendisi sanan ırkçı yaklaşımlar, kapital yollarla hem fikir hem de kültür dünyasını işgal eden emperyal güçler, kendi yakınındaki halkları yerinden yurdundan eden devletler... Sayamadığımız nice yapı, insanlığın huzurunu bozmak için elinden geleni ardına koymuyor.
Bu kadar açgözlü ve doyumsuz hırsları olan bir azınlık, durdurulması gereken bir tehlike haline gelmiştir. Bu tehlike; sağımızda, solumuzda, tüm dünyada güzellik ve iyilik adına ne varsa yok etmeyi kendine görev addetmiştir. Kendi tanrılaşan nefislerinin emirlerini, insanlığı yok etmekle tehdit ederek dayatıyorlar.
Peki, Ne Yapmalıyız?
İğne ile kuyu kazsak, tırnaklarımızı etimize geçirsek bile gelecek adına çabalamak zorundayız. Etrafımıza örülen öfkenin dikenli tellerini, canımızın yanması pahasına söküp atmalıyız. Hakikati haykırmanın bedeli Sokrates gibi baldıran zehri içmek olsa bile, o hakikati anlatmak zorundayız. Hakikatin bir güneş olduğuna ve balçıkla sıvanamayacağına inandığımız gibi, haykırış eylemini de yerine getirmeliyiz. Bu dünyaya bir kere gelinecek; öyleyse bu yaşam neden şerefli bir duruşla taçlanmasın? Daha nice ömürler yaşanacak, yaşlanacak bu ömürler artık heba edilmemeli.
Son söz olarak:
Biz bize destek olmalı, birbirimizi kollamalıyız. Matt Haig'in Rahatlama Kitabı'nda çevirmen Çiğdem Öztekin'in ifade ettiği gibi:
"Bizler her şeyiz, her şeyle bağlantı halindeyiz. Biz bizle, bir an diğer anla, insan insanla, acı hazla, çaresizlik hissi umutla... Zor zamanlarda derin bir avuntuya, sağlam bir kayaya, sağlam bir desteğe ihtiyaç duyarız."
https://yukseldargin.blogspot.com/2026/04/hakikat-ve-insanlk-manifestosu.html











