Ramazan, bireysel ibadetin ötesinde toplumsal diriliş çağrısıdır. Oruç sadece mideyi değil, vicdanı da terbiye eder. Kur’an sadece bireyin kalbine değil, toplumun damarlarına da hitap eder. Çünkü İslam’da kulluk yalnız başına yaşanan bir ritüel değil; adaletle, merhametle ve sorumlulukla kuşatılmış bir hayat nizamıdır.
Bugün Ramazan’ı yalnızca sahur ve iftar saatlerine sıkıştırırsak, onu eksik anlamış oluruz. Ramazan; komşusu açken tok yatmamayı, mazlumun feryadını duymayı, yetimin başını okşamayı emreder. Kur’an’ın “iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın” çağrısı, bu ayda daha gür yankılanır. Çünkü ümmet bilinci, aynı kıbleye dönmenin ötesinde aynı acıyı hissedebilmektir.
Gazze’de bombalar altında oruç açan bir annenin duası ile Bingöl’de mütevazı bir sofrada edilen şükür arasında görünmez bir bağ vardır. İşte o bağ ümmettir. Coğrafyalar farklı olabilir; fakat yürek aynı kıbleye dönüyorsa sorumluluk da ortaktır.
Bingöl’ün köylerinde eskiden Ramazan bir başka yaşanırdı. İftar vakti yaklaştığında komşu komşuya tabak gönderilir, kimin evinde misafir varsa sofralar genişletilirdi. İmece usulüyle yapılan yardımlar gizli tutulur, ihtiyaç sahibinin onuru korunurdu. Kimse “bana ne” demezdi; herkes “biz” derdi.
Köylerimizde Ramazan ayı boyunca öyle bir kardeşlik yaşanırdı ki; babalarımız neredeyse kendi evlerinde iftar açmazlardı. Ancak bir davetleri varsa o gün evlerinde olurlardı. Onun dışında halkımız adeta birbirini davet etmek için sıraya girerdi. Sofralar dönüşümlü kurulurdu; bir gün bir evde, ertesi gün başka bir evde… Bizler küçükken bu manzaralara şahit olduk. Paylaşmanın, misafirperverliğin ve kardeşliğin ne demek olduğunu o mütevazı sofralarda öğrendik.
Dara düşen bir ihtiyaç sahibi olduğunda mahallede sessiz bir dayanışma başlardı. Kimi un getirir, kimi odun, kimi zarfın içine koyduğu harçlığı bırakırdı. Veren el bilinmez, alan el mahcup edilmezdi. İmece sadece tarlada değil; gönüllerde kurulurdu. Bir ailenin sıkıntısı, bütün köyün meselesi sayılırdı. İşte gerçek ümmet bilinci buydu.
Toplumsal sorumluluk, sadece yardım kolileri dağıtmak değildir. Adalet talep etmektir. Haksızlığa karşı söz söylemektir. Emaneti ehline vermektir. Kamu malını korumaktır. Kul hakkını gözetmektir. Bingöl’ün geçmişten gelen imece kültürü ve “komşu hakkı” hassasiyeti, aslında Kur’an’ın hayata yansımış halidir.
Ümmet bilinci zayıfladığında bireysellik güçlenir; bireysellik güçlendiğinde merhamet zayıflar. Oysa Ramazan bize “ben” demeyi değil, “biz” olmayı öğretir. Teravih safında yan yana duran omuzlar, çarşıda selamlaşan yüzler, köy camisinde omuz omuza verilen saf… Bunlar sadece ibadet görüntüsü değil; birliğin ifadesidir.
Eğer bu Ramazan’da sofralarımız genişlerken gönüllerimiz daralıyorsa, bir yerde eksik yapıyoruz demektir. Eğer Kur’an okuyor ama adaletsizliğe sessiz kalıyorsak, mesajı tam kavrayamamışızdır. Çünkü Kur’an, mazlumdan yana tavır almayı emreder; hakkı ayakta tutmayı ister.
Ramazan geçer. Fakat bu ayda kazandığımız bilinç kalırsa Bingöl güçlenir. Kur’an’ın inşa ettiği insan çoğalırsa kardeşlik yeniden kök salar. Sessiz kalınan her haksızlık büyür, görmezden gelinen her zulüm yarın daha ağır bir imtihana dönüşür. Bu yüzden Ramazan bize sadece sabrı değil, cesareti de öğretmelidir.
Ve unutmayalım: Kur’an’ın inşa ettiği ümmet, susan değil; hakkı ayakta tutandır.












