Bingöl sokaklarına tedricen düşer güneşin ışığı...
Kepenkler bir bir açılır sabahın serinliğinde.
Helal kazanç için besmeleyle açılır dükkânlar.
Selamlaşanlar...
Kaldırımlarda tanıdık yüzler...
Haydar'ın Kahvehanesi'nde bir çay içimi kadar kısa hayatlar.
Her adımda emek...
Okul yolunda elinden tuttuğu evladı,
annesinin akşamdan kurduğu sofra,
toprağa dökülen Yaşar Amca'nın alın teri,
ahşabı işleyen sanatçının nasırlı ellerinde yüzyılların sabrı...
Makamı yoktur hiçbirinin Allah'a kulluğunun ötesinde.
Hakkı vardır.
Hak, gösterişli kapıların ardında değil; durgun, ezik yaşamlarının içinde pinhandır.
Bir dükkânın terazisinde, bir annenin sofrasında, bir öğretmenin öğrencisine verdiği bilgide, bir beşerin başka bir insana gösterdiği saygıda ölçülür hayatları.
Kar dökülür ardından...
Bingöl donduran ayazında sokaklar susar.
Yüreğin sıcaklığı kapı kapı dolaşır.
Yürüyemeyen yaşlı ninenin duası, yaylada çobanın sabrı, tandır başında ekmek pişiren kadının çabası...
Bir nakaratı söyler yüreği daralmış olanın sözüyle:
"Hak, sahibini bulur."
Makamında oturmuş bekler; gözleri görmez, kulağı işitmez, dili lal.
Elinde evrak, gözünde umut...
Dayısı olmayan işsiz genç, bir kapının açılmasını bekler.
Bekler...
Emeği vardır.
Arkasında güçlü bir dostu, onu öne çıkaracak bir dayanağı yoktur.
Nasiptir belki bir ihale çıkar karşısına.
Karar emeğe değil, ilişkilere yaslanırsa terazinin bir kefesi daha baştan ağırlaştırılmış olur.
İşte orada sadece bir genç kaybetmez.
Bir babanın umudu, bir annenin duası, bir evin sofrası, bir memleketin adalet duygusu eksilir.
Makamlar insanı büyütmez; kim olduğunu görünür kılmaktan başka.
Makamı büyüten dostlar, insanın asaletini büyütmez.
Ünvanlar çoğalabilir.
Açılabilir belki kapılar.
İsimlerin önüne nice sıfatlar gelebilir.
Vicdan küçülürse insan da küçülür.
Kimse söylemese de sokaklar bilir.
Kaldırım bilir.
Kahvehane bilir.
Pazarda emeğiyle var olan esnaf bilir.
Toprak bilir.
Kar bilir.
Ayaz bilir.
Yalan söylemez ki alın teri; en çok da alın teri bilir.
Bir gün o terazinin kefesine makam da konur, ünvan da, dost da...
Öteki kefeye bir işsizin umudu, bir annenin duası, bir çiftçinin toprağı, bir ustanın nasırlı eli konur.
Zaman, hiç kimsenin tarafını tutmadan terazinin başında bekler.
İşte o gün anlaşılır kimin ağır, kimin eksik olduğu.
Hakikat bağırmaz; sabırla bekler.
Kar gibi ak yağar, ayaz gibi içine işler gerçeğin.
Güneş gibi bir gün mutlaka doğar; sıcacık, mahzun ve masum olanların hatırına.
O sabah kepenkler yine besmeleyle açılır.
Esnaf yine helal kazancını arar.
Anne yine sofrasını kurar.
Çiftçi yine toprağa alın terini bırakır.
Usta yine sanatını nasırlı elleriyle konuşturur.
Öğretmen yine öğrencisine bilgi verir.
Vatandaştır o yine kapıda bekler.
Bir ses yükselir Capakçur'un derinliğinden:
"Makam geçer.
Ünvan geçer.
Dost geçer.
Hısım geçer."
Ama alın teri kalır.
Hak kalır.
Vicdan kalır.
Beşerin gerçek âli makamı, bir başka beşerin hakkını koruyabildiği o görünmeyen yerde yükselir.
Emek...
Alın teri...
Yaşamın gerçekleri ile buluşmayan beklentisi...
Hepsi aynı kapıya çıkar: Adalet.
Adaletin olmadığı yerde en yüksek makam bile insanın düşüşünü görünür kılmaktan başka ne işe yarar?















