Her sabah gözlerimizi muazzam bir dünyaya açıyor, her güne büyük ve parıltılı yaşam hedefleriyle koyuluyoruz. Kelimelerimizi özenle seçiyor, zarif görünmeye çalışıyor ve etrafımıza durmadan "güzelliği" vaaz ediyoruz. Dışarıdan bakıldığında parmakla gösterilecek kadar kusursuz, bir o kadar da göz alıcıyız. Fakat bu ışıltılı vitrinin arkasına geçtiğimizde, ruhumuzu sinsi bir sarmaşık gibi kuşatan, bizi her geçen gün daha da içine çeken derin bir samimiyetsizlikle —modern bir münafıklıkla— yüzleşiyoruz.
Kendi eksiklerimizi görmezden gelip kendimizi adeta kutsarken, başkalarının kusurlarını yerin dibine batırmak için acımasızca yarışıyoruz. Tüketiyoruz; hem de sınır tanımadan. Nefesi, zamanı, canı ve en acısı da insanlığı tüketiyoruz. Ancak iş üretmeye geldiğinde adımlarımızı hep geri çekiyoruz. Dünyanın karanlığından şikayet etmeyi bir konfor alanı haline getirmişiz; oysa karanlığa sövmekten vazgeçip de bir mum yakmaya yanaşmıyoruz. Çuvaldızı başkasına saplarken son derece fütursuzuz; fakat iğnenin ucu kendimize azıcık dokunduğunda, tam bir Yahudi mantığıyla dünyayı feryat figana boğacak kadar benciliz.
Oysa alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v.), “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” buyurarak rotamızı çok net çizmişti. Bu evrensel çağrıya rağmen bizler, sadece kendi küçük dünyalarımızın küçük menfaatleri uğruna ömür tüketiyoruz. Toplumsal faydanın o huzurlu gölgesinden kaçıp, bireysel çıkarcılığın yırtıcı pençesinde bocalıyoruz. Kendi ham benliğimize, bizi biz yapan o kutsal "toplumsal bizliği" kurban ediyoruz. Bilmiyoruz ya da görmek istemiyoruz: Bir toplumun ayağa kalkması, ancak ferdin kendi varlığından, konforundan ve fazlasından fedakarlık etmesiyle mümkündür. Bugün elimizden gelenin katbekat fazlasını hamasi sözlerle değil, somut icraatlarla ortaya koyma vaktidir.
Sokaktaki huzursuzluk, evimizdeki rahatı bozmadığı müddetçe insanlığımız eksik kalacaktır. Bizi harekete geçirecek olan şey, başkasının sızısını içimizde hissetmektir. Tıpkı bir bedenin uzuvları gibi olabilmeliyiz; parmağa batan diken gözden yaş akıtmıyorsa, bünye canlılığını kaybetmiş demektir. Ancak o zaman acılar ortaklaşır, ancak o zaman körelen vicdanlar yeniden canlanır.
Aslında hiçbir hayati, ruhani eksikliğimiz yokken; kendi kendimizi dünya malının yapay noksanlıklarıyla boğuyoruz. Bitmek bilmeyen bir doyumsuzluk, hiç bitmeyen bir "yol yorgunluğu" maskesi altında günlerimizi, gecelerimizi, aylarımızı ve en nihayetinde yıllarımızı heba ediyoruz. Son perde kapandığında ise elde avuçta kalan tek şey; peşinden koştuğumuz ama asla yakalayamadığımız o kocaman, soğuk boşluk oluyor. Geri dönüşü olmayan o mutlak geleceğe vardığımızda, geçmişe dönme arzusunun hiçbir hükmü ve çaresi kalmayacak.
Dünya hayatının ne denli boş ve asılsız bir avuntudan ibaret olduğunu anladığımız o büyük uyanış gününde, elimizdeki tüm o "değerli" sandıklarımızın bir sabun köpüğü gibi kayıp gittiğine şahit olacağız. İlahi Kelam’ın, Kur'an'ın bizleri uyardığı o hakikatin değerini elbet kavrayacağız ama heyhat...
Vakit henüz varken, henüz nefes teni terk etmemişken; vitrinleri süslemeyi bırakıp heybelerimizi hakiki amellerle doldurmak zorundayız. "Ben"in sahte krallığını yıkıp, "Biz"in iyileştirici iklimine sığınmaktan başka çaremiz yok.
https://yukseldargin.blogspot.com/2026/05/vitrinlerin-ihtisam-heybelerin-boslugu_01986793235.html












