Asırlardır delice çağlıyoruz; derelerden ırmaklara, oradan denizlere akıyoruz ama bir türlü kendimize akamadık. İnsanlığı kurtarmak adına savaştık; can verdik, can aldık. Ancak günün sonunda bir papatya misali "seviyor-sevmiyor" falına kurban edildik. Asırlar boyu yıkımlar yaşadık, harabelere mahkûm edildik ama yine de aklımızı başımıza devşirmedik. Kırk defa aynı delikten ısırıldık; kırk birincisinde yine aynı deliğe canımızı siper ettik. Bencil duygularla kendimizi dünyaya ispatlamaya çalışırken, benliğimizi kaybetme noktasına geldik.
Gül mevsiminde çiçeklerimizi, başkalarının koklamasına terk eyledik. Yıllarca kendi varlığımızı yegâne değer gördük, vitrinlerimizin süsüne methiyeler düzdük. Ne zaman ki o vitrinler kırıldı, işte o zaman süslerin bizi aldattığını fark ettik. Ama iş işten geçmişti. Kendimize dönüş yolunu bulamadık; hep geride bıraktıklarımıza bakakaldık. Gayemizden saptık ama yine de "Hey gidi günler!" demekle yetindik. Eksikliğimizi sorgulayacak bir kardeşimizin eleştirisini "haksızlık" addedip kulak tıkadık. Bir zamanlar bilime yön verene; ağza alınmayacak kadar gaddarca, galiz sözler sarf ettik. Ne yokuş çıkabildik ne aşağı inebildik; hep "yol yorgunu" olduk ama hiç dinlenmedik. Boş yorgunluklarla, bize emanet edilen hayatımızı heba ettik; gülü, papatyaya kurban eyledik.
Peki, nerede hata yaptık?
"İlim Müslüman’ın yitik malıdır, nerede bulursa alsın" ya da "İlim Çin’de de olsa gidip alın" diyen bir Resul’ün ümmeti; ilmin ya gerisinde ya berisinde ya da çok ötesinde yer aldı. Hatta ilim yolunda olanları hakir görmeye kadar ileri gitti. Medeniyet tasavvurumuz yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında bile kimsede bir karşı koyma refleksi oluşmadı. Çünkü gerçek anlamda bir medeniyet inşa etme derdimiz olmadı. Bu dert olmayınca da kim ne yaparsa yapsın "nemelazımcı" bir tayfa haline geldik.
Bugün bin beş yüz yıllık İslam medeniyetine dönüp baktığımızda acı bir tabloyla karşılaşıyoruz: Birinin inşa ettiğini, kendisinden sonra gelen halefi yıkmış. Varsa bir başarı, o da yalnızca bireysel çabaların ürünüdür. Devletlerin kurumsallaştırmaya çalıştıkları ise bir sonraki dönemde itikadi veya ahlaki gerekçelerle buruşturulup tarihin çöp sepetine yollanmıştır.
Geçmişin tozlu sayfaları; acı, hüzün ve kederle yoğrulmuş bir tarih anlatıyor bize. İslam adına şehit edilen sahabeler, peygamber evlatları... Kendi hükümranlığı adına kurulan sultanlıklar... Kişisel hırslar ve makamlar uğruna kardeş izzetinin ayaklar altına alınması... Taht uğruna uykusunda gafilce katledilen kardeşlere verilen fetvalar...
Sonuç mu? Çin Seddi’nden Viyana kapılarına, Afrika’dan Hint Denizi’ne kadar at koşturan bir ecdadın evlatları; bugün bir vize kuyruğunda telef olup gidiyor. O büyük meydanlarda artık eserimiz değil, sadece ismimiz kalmış.
Artık anlamalıyız: Medeniyet inşası yolunda toprak olmak, taş olmak, tasarımcı olmak... Ne olunursa olunsun; yeter ki artık "engel olan" değil, "yol açan" olalım. Çünkü bu nehir, artık kendi yatağını bulmak zorunda.
https://yukseldargin.blogspot.com/2026/05/yatagini-arayan-nehir-bir-medeniyet.html












