İçimizde büyüyen sessizlik, sokaklarda yankılanan çığlıklardan daha ağır artık…
Her yeni gün, insanlık adına bir yara daha açıyor vicdanlarımızda.
Masumiyet, artık savunmasız bir kedi bedeninde can veriyor; umut, bir gencin elindeki bayram şekeriyle birlikte toprağa düşüyor.
Ve biz, her şeye rağmen hayatta kalmaya, inancımızı diri tutmaya çalışıyoruz.
Bir hamile kedinin karnına indirilen tekme, yalnızca bir canı değil; merhameti, sevgiyi, şefkati de parçalıyor.
Ve sonra…
Rastgele sıkıldığı söylenen bir kurşun, ekmeğini almış, iftara yetişmeye çalışan bir genci buluyor.
O kurşun, yalnızca bir bedeni değil, bir annenin duasını, bir kardeşin gülüşünü, bir toplumun geleceğini delip geçiyor.
Geride sessiz bir mezar, çaresiz bir aile ve gökyüzüne kaldırılmış başlar kalıyor: “Neden?”
Onu korumaya çalışan bir polis memuru da yaralı artık.
Sadece kurşunla değil; adaletin göz göre göre çiğnenişiyle, vicdanın ayaklar altına alınışıyla yaralı.
Ve biz, bu düzenin içinde hem acıya ortak, hem de sessizliğe mahkûmuz.
Her gün karşımıza çıkan kötülük sıradanlaşıyor.
Birileri can acıtırken, birileri de sadece izliyor.
Kimi zaman ekranlardan, kimi zaman penceremizin hemen altından…
Ama artık susmamalıyız.
Karanlığa küfretmek yetmez, bir mum da biz yakmalıyız.
Çünkü biz sustukça, kötülük cesaret buluyor.
Çünkü biz izledikçe, olan yine masuma oluyor.
Unutmayalım:
Bir toplumun kaderi, yalnızca kötülerin yaptıklarıyla değil, iyilerin ne kadar sustuğuyla da yazılır.
Ve biz neyi alkışlarsak, çocuklarımız yarın onu yaşar.









