Bir annenin kucağında can veren çocuğa ne din sordular, ne kimlik…
Enkazlar altında kalan o küçücük bedenlerin sesini duyan olmadı bu ülkede.
Çoğu insan sadece baktı, sustu, geçti.
Çünkü tepki vermek, alışkanlıklarından vazgeçmekti.
Konforunu, alışverişini, kahvesini sorgulamak istemedi.
Boykot mu? Ağır geldi. Sessizlik daha kolaydı.
Aylarca kan döküldü,
göz göre göre soykırım işlendi.
Bizim içimiz yanarken, birileri “Ama şimdi zamanı mı?”, “O markayı bırakamam ki”, “Benim alım gücüm o markaya yetiyor”
diyerek savunmalar yaptı.
Oysa orada insanlar bir yudum suya,
bir lokma ekmeğe muhtaçtı.
Peki ne oldu da şimdi
tencerelerle sokaklara döküldünüz?
Gazze için susanlar,
şimdi bir siyasetçi hakkında çıkan karar için bağırıyor.
Haklıdır, haksızdır bu tartışılır.
Ancak meseleye yaklaşım tarzı çifte standartla dolu. Yerli ve milli ürünler yıllardır sahip çıkılan değerlerdi. Şimdi o ürünleri boykot ederek kimden neyin hesabını soruyorsunuz?
Kime ne mesaj veriyorsunuz?
Bu tepki halktan mı geliyor,
yoksa bir grubun yönlendirmesiyle mi?
Samimi misiniz gerçekten?
Eğer öyleyse,
neden Gazze için tek kelime etmediniz?
Neden o çocuklar için elinize bir tencere almadınız?
Bakın, adalet dediğiniz şey sadece sizin mahallenize uğradığında kıymetliyse,
o artık adalet değildir.
Vicdan dediğiniz şey sadece sizin ideolojinize dokunulduğunda ortaya çıkıyorsa,
o artık vicdan değil, taraftarlıktır.
Bu ülkede siyasi görüşler farklı olabilir. Herkesin desteklediği bir lider, bir fikir olabilir. Ancak mesele insanlık olduğunda ortak bir vicdanda buluşmak zorundayız.
Bir bebekle bir politikacı eş tutulamaz.
Bir soykırımla bir mahkeme kararı aynı terazide tartılamaz.
Gazze için boykot edemeyenler, şimdi siyaset için boykot ediyor. İşte en büyük kırılma noktası da burada başlıyor. Sessizliğinizin nedeni belliydi: İşin ucu size dokunmuyordu. Ama şimdi konu sizin tarafınıza geldiğinde, ayakta kıyamet koparıyorsunuz.
Şimdi bir kez daha soruyorum:
Ne için? Kimin için bu boykot?
Adalet için mi? Yoksa sadece kendi tarafınızı korumak için mi?
Bu ülke adalet istiyorsa önce dürüstlüğe, tutarlılığa ve gerçek bir vicdana ihtiyaç var. Sadece “bizimkine dokunulmasın” anlayışıyla, ne adalet sağlanır ne de bir toplum inşa edilir.
Gerçek vicdan, işine geldiğinde değil; ne zaman acı duyarsa o zaman konuşandır.
Ve gerçek adalet, kimliğe, ideolojiye değil; hakka ve insana bakar.Herkesin kalbinde yer edecek bir vicdanın sesi olmak, insanlık adına en büyük adımlardan biridir. Sessizlik, çoğu zaman suça ortak olmaktır. Adalet, sadece bizim için değil, herkes için talep edildiğinde gerçek anlamını bulur. Eğer bir toplum olarak daha iyi bir geleceğe ulaşmak istiyorsak, duvarlarımızı yıkıp birbirimizi anlamaya çalışmalıyız. Sadece kendi çıkarlarımızı değil, insanlığın ortak değerlerini savunmalıyız. Empati kurarak, farklı bakış açılarına saygı göstererek ve her şeyden önce insanı merkeze alarak gerçek bir değişim yaratabiliriz.
Bu nedenle, her birimizin iç sesine kulak vermesi gerekiyor. Gerçek adalet ve gerçek vicdan, sessiz kaldığımızda değil, sesimizi yükselttiğimizde hayat bulur. Birlikte, daha iyi bir dünya inşa edebiliriz. Herkesin huzur içinde yaşadığı, adaletin gerçekten hüküm sürdüğü bir dünya için elimizden geleni yapmalıyız. Unutmayalım ki, her küçük adım, büyük bir değişimin başlangıcı olabilir.










