Otuz iki yaşındayım. Elli yaşlarında olsaydım, belki içimde büyüyen bu hüznü yaşımın gereği sayar, geçmişe duyduğum özlemi hayatın olağan bir hâli olarak karşılardım. Fakat daha otuz ikisinde, hiç yaşamadığım yıllara karşı böylesine derin bir özlem duymam kendime bile tuhaf geliyor. Sanki ömrümün bir yerinde, bana ait olmayan bir zamanın kapısı açık kalmış da ruhum orada unutulmuş gibi. Hiç görmediğim eşyaları, hiç dinlemediğim şarkıların notalarını, siyah beyaz filmlerden kalmış caddeleri özlerken buluyorum kendimi. İnsan yaşamadığı bir geçmişi özleyebilir mi? Ben özlüyorum. Ve bunun nedenini hâlâ aklım almıyor.
İçimde garip bir hâl var.
Uzun bir kış gelip konuyor saçlarıma. Daha vakti gelmeden beyazlayan bir mevsim gibi. Bazen hiçbir sebep yokken üşüyorum. Havanın soğuğundan değil; bir başınalığın insanın içine bıraktığı o tarifsiz serinlikten. Kalabalıkların arasında bile üzerime kapanan bir akşam oluyor.
Gün mü erken bitiyor, yoksa ben mi yaşanmamış sayıp kendimi geceye bırakıyorum, bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: Geceleri daha özgür hissediyorum. Sanki herkes sustuğunda insan kendi sesini daha kolay duyuyor. Gündüzün telaşı çekilip perdeler kapandığında, içimde yıllardır konuşmayı bekleyen bir çocuk çıkıyor ortaya.
Ay, gecenin ortasında ona bir teselli oluyor.
Ben gökyüzüne bakarken o çocuk ellerini açıyor. Ben de onun duasına içimden “Âmin.” diyorum.
Sonra garip bir şey oluyor.
Çocuk oturunca duaya, duanın çocuklaştığını görüyorum. Kelimeler büyüklüğünü kaybediyor, sadeleşiyor. İnsan bazen en büyük hakikatleri, çocukken ettiği dualara benzeyen birkaç cümleyle anlatabiliyor. Çünkü çocuk henüz dünyayla pazarlık etmeyi öğrenmemiştir. İstediği şeyin adını bilir. Huzur der. Ev der. Birinin elini tutmak der. Bir yere ait olmak der.
Belki benim bütün meselem de budur:
Ait olamadığım bir zamana doğmuş olmak.
Ne yaşadığım mahallenin, ne geçtiğim caddenin, ne de dizlerimi kırıp oturduğum balkonun ruhu var içimde aradığım yere benzeyen. Hepsi gerçek, hepsi burada. Fakat hiçbiri benim olmasını istediğim çağa ait değil.
Bazen bir sokağın başında durup etrafa bakıyorum.
İnsanlar geçiyor.
Arabalar geçiyor.
Telefonlar ışıyor.
Ekranlar konuşuyor.
Herkes bir yere yetişiyor.
Ama ben sanki bütün bunların içinden değil, kenarından geçiyorum.
Ve artık çok daha iyi anladım:
Ben bu çağa kırgınım.
Belki de bu yüzden geçmişi özlüyorum. Fakat özlediğim şey yalnızca geçmiş değil. Geçmişin içinde olduğuna inandığım o ruhu, o sükûneti, insanın insana daha yakın olduğu zamanları özlüyorum.
Sonra bir yol görüyorum.
Nereye çıktığını bilmediğim, fakat gördüğüm anda tanıdığım bir yol.
Bir şehir var orada.
Başka hiçbir yerde eşine rastlamadığım, masallarda anlatılan İrem şehri gibi. Sanki zamanın unuttuğu, dünyanın gürültüsünden uzak bir yerde kurulmuş. Sokaklarında acele yok. Evlerinin duvarlarında yılların yorgunluğu değil, hatırası var. Rüzgârı bile başka türlü esiyor.
Geçmiş şehrine inerken, yüreğimi okşayan bir rüzgârın beni alıp masallar diyarına götürdüğüne şahit oluyorum.
Orada aradığım huzuru, yıllardır kaybettiğim bir şeyi yeniden bulur gibi, elimle koymuşçasına buluyorum.
Oturuyoruz.
Uzun uzun konuşuyoruz.
Ben ona bugünü anlatıyorum.
O bana geçmişi.
Bazen hiçbir şey söylemeden susuyoruz. Çünkü bazı sessizlikler kelimelerden daha eski ve daha sahici.
Akşam ağır ağır üzerimize inerken şehir biraz daha uzaklaşıyor dünyadan. Ay yine çıkıyor. Çocuk yine duasına oturuyor. Ben yine onun duasına “Âmin.” diyorum.
Sonra anlıyorum ki insan bazen bir şehri değil, o şehirde kendisinin nasıl biri olduğunu özlüyor.
Ben belki de geçmişi değil, geçmişte mümkün olduğuna inandığım kendimi arıyorum.















