“Sen güzellikle sözünü söylersin.
Arif olan ders alır, cahil olan tavır.”
Bu iki cümle, yalnızca bir nasihat değil; aynı zamanda insanın dünyayla kurduğu ilişkinin turnusol kâğıdıdır. Sözün güzelliği, muhatabın gönül terazisinde tartılır. Aynı söz, birinde hikmete kapı aralarken diğerinde öfkeyi ve savunmayı çoğaltabilir. Çünkü söz, söyleyende değil, anlayanda tamamlanır.
Güzellikle söylenen söz, hakikatin en sade hâlidir. Sertlik, hakikati güçlü kılmaz; bilakis onu gürültüye boğar. Hikmet geleneğimizde sözün edebi, anlamından önce gelir. Zira edep, mananın kapısıdır. Kapıyı kırarak giren, içeridekini de incitir. Oysa incitmeden söylenen söz, kalpte yankı bulur.
Arif olan, söylenenin arkasındaki niyeti görür. Sözü şahsileştirmez; kendine pay çıkarır. Eksikse tamamlamaya, hatalıysa düzeltmeye yönelir. Onun için söz, bir saldırı değil, bir davettir. Hakikate çağrı, nefsin değil aklın işidir. Bu yüzden arif, sözü dinlerken savunmaya geçmez; anlamaya durur.
Cahil olan ise sözü aynaya değil, silaha dönüştürür. Kendisine söyleneni hakikat terazisinde değil, ego muhasebesinde tartar. Sözün içeriği değil, kendisine dokunan tarafı ilgisini çeker. Tavır alır; çünkü tavır almak, düşünmekten daha kolaydır. Tepki, emeği az; hikmet ise sabır ister.
Bugün en büyük yoksunluğumuz, sözün hikmetini kaybetmiş olmamızdır. Çok konuşuyor, az anlıyoruz. Sesimizi yükselttikçe hakikate yaklaştığımızı sanıyoruz. Oysa hakikat, bağırarak değil, dikkatle dinleyerek duyulur. Güzellikle söylenen sözün karşılık bulmaması, sözün değil, kulakların meselesidir.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şudur: Biz sözü güzellikle söylemekle mükellefiz; anlaşılmakla değil. Anlayan arif olur, anlamayan tavır alır. Söz yerini bulduğunda ders olur; bulmadığında ise imtihan. Ve her imtihan, insanın kim olduğunu ele verir.
- Fuat Sönmez










