Memlekette garip bir acelecilik var. Herkes meyvenin peşinde ama kimse çiçeğe tahammül edemiyor. Dal daha tomurcukken hesap soruluyor: “Niye meyve vermedin?”
E iyi de… daha bahar yeni gelmiş.
Ağaç dediğin önce çiçek açar. O çiçek bazen donar, bazen rüzgâr alır götürür, bazen de arı uğramaz diye içine kapanır. Ama yine de açar. Çünkü bilir ki meyve dediğin şey, sabrın terbiye ettiği bir neticedir.
Bizde ise işler biraz ters. Herkes sonuca âşık, sürece küs. Tohum atılıyor, ertesi gün gölge aranıyor. Emek verilmeden bereket bekleniyor. Sonra da “olmuyor bu işler” denip kenara çekiliniyor.
Oysa hayat, pazardan kilo ile alınan bir meyve değil. Daha çok köyde büyüyen o eski ağaçlara benzer. Bilirsin… Dalı eğilir ama kırılmaz. Çünkü kökü derindedir.
Kökü olmayanın çiçeği de sahte olur zaten.
Şunu kabullenmek lazım: Her olgunluk, bir çiçeklenme sancısından geçer. Gürültülü, dağınık, bazen de anlamsız görünen bir dönemdir o. Ama tam da orada şekillenir insan. Orada sabır öğrenilir, orada beklemenin tadı çıkar.
Şimdi dönüp kendimize bakalım. Çiçek açma vakti gelmiş mi gerçekten, yoksa biz hâlâ tohumken meyve derdine mi düşmüşüz?
Çünkü mesele basit:
Çiçeğe sabrı olmayanın, meyveye hakkı da olmaz.
- Fuat Sönmez












