Bir toplumun kendisiyle yaptığı en derin muhasebe, rakamlarla değil, vicdanla ölçülür. Asgari ücret tartışması da tam burada durur: Kuru bir artış oranının, insan onuruna değip değmediği sorusu. Zira mesele yalnızca “ne kadar zam yapıldı?” değil, “bu zam kime, neye ve hangi adalet fikrine karşılık geliyor?” sorusudur.
İslam düşüncesinde adalet, salt eşitlik değildir; hak ediştir, hakkı sahibine teslim etmektir. Emeğin karşılığı, insanın asgari ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir güvenliği temin etmelidir. Kur’an’ın ölçüye, tartıya, dengeye yaptığı vurgu; hayatın her alanında olduğu gibi iktisatta da bir ahlâk çağrısıdır. Açlık sınırının altında kalan bir ücret, teknik olarak artırılmış olsa bile, ahlâken eksiktir. Çünkü artış, hayatı taşımıyorsa, sadece rakamları büyütür.
Açlık sınırı, soyut bir istatistik değildir; mutfağın sessiz tanığıdır. Tencerenin altındaki ateş, çocuğun beslenme çantası, kiraya yetişme telaşıdır. Burada adalet, enflasyonun matematiğini değil, hayatın ritmini duymayı gerektirir. İslam’ın “kul hakkı” vurgusu, tam da bu noktada bize şunu hatırlatır: Emek, ertelenebilir bir alacak değildir. Bugünün ihtiyacı, yarının vaadiyle teselli edilemez.
Devletin görevi, yalnızca piyasanın nabzını tutmak değil, toplumun vicdanını da diri tutmaktır. Sosyal denge, güçlü olanın değil, korunması gerekenin yanında durmayı gerektirir. Asgari ücret, bir lütuf değil; asgari bir insanî güvencedir. Bu güvence açlık sınırının altında kaldığında, adalet terazisi şaşar.
İktisat, nihayetinde bir değerler alanıdır. Rakamlar konuşur ama anlamı değerler verir. İslam’ın adalet anlayışı, insanı merkeze alır; emeği kutsar; yoksulluğu kaderle değil, sorumlulukla ilişkilendirir. Bu yüzden asgari ücretteki her karar, sadece bütçe kalemi değil, ahlâkî bir beyandır.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Yaptığımız zam, insanı ayakta tutuyor mu, yoksa yalnızca istatistikleri mi? Cevap, bir toplumun kendine ne kadar dürüst olduğunu da gösterecektir. Vicdanın terazisi şaşmadığında, rakamlar da yerini bulur.
- Fuat Sönmez










