Gazze’deki melekleri gördükçe, içimde acıdan çığlık atan bir adamın dramına şahit oluyorum. Bir çocuğun yüzünde dünyanın bütün suskunluğunu, bir annenin gözlerinde bütün insanlığın mahcubiyetini görüyorum. Enkazların arasında küçücük bedenler, yıkılmış evlerin gölgesinde kocaman bir insanlık dersi veriyor.
Bazen düşünüyorum; keşke ben de onlar gibi olabilseydim.
Keşke dünyanın gürültüsünden bu kadar etkilenmeden, kalbimdeki dünya sevgisini bu kadar büyütmeden yaşayabilseydim. Keşke bir çocuğun açlığını, kendi soframın eksikliğinden daha büyük bir mesele olarak görebilseydim. Keşke bir mazlumun gözyaşı, benim rahatımı bozacak kadar ağır gelebilseydi.
Gazze’ye baktıkça yalnızca zalimin yaptığını görmedim. Asıl beni yaralayan, zulmün karşısında susanların sessizliğini de gördüm. Üç maymunu oynayanları, görmemeyi tercih edenleri, duymamayı bir sükûnet zannedenleri gördüm. Kimi zaman devletlerin sessizliğine, kimi zaman insanların alışkanlığa dönüşmüş kayıtsızlığına şahit oldum.
Ve kendime baktım.
İman kimde güzel duruyor, gördüm ve şahit oldum.
Sonra kendi imanımı sorguladım.
Bir insanın diliyle söylediği ile kalbinin taşıdığı arasındaki mesafenin ne kadar büyük olabileceğini düşündüm. “Müslümanım” demenin kolay, Müslümanca yaşamanın ise ne kadar ağır bir imtihan olduğunu anladım. Bir çocuğun ölümü karşısında içi sızlamayan bir kalbin, ne kadar çok söz söylerse söylesin kendi içinde ne kadar yalnız kalabileceğini düşündüm.
Cevabını bulamadım.
İçinden çıkamadım.
Belki de çıkmamam gerekiyordu.
Çünkü bazı soruların cevabı dilde değil, insanın kendisindedir.
Kalbimdeki dünya sevgisinden gözlerime inen perdeyi biraz olsun aralayıp baktığımda gördüm ki asıl marifet büyük görünerek yaşamak değilmiş. Çok şey biriktirmek, çok şey bilmek, çok şey söylemek de değilmiş.
Asıl marifet, garip bir insan gibi yaşayıp garip bir insan gibi göçebilmekmiş.
Kimsenin alkışına muhtaç olmadan iyiliği taşıyabilmekmiş.
Mazlumun yanında durduğunu ispat etmeye çalışmadan, mazlumun acısını kendi içinde taşıyabilmekmiş.
Bir yetimin başını okşarken kendini büyük görmemekmiş.
Bir zalimin karşısında susarken kendi rahatını değil, vicdanını kaybetmekten korkmakmış.
Gazze’de kalbimdeki vehim hastalığına bir çare aradım.
İnsan bazen kendisini olduğundan daha önemli, hayatını olduğundan daha değerli, sahip olduklarını olduğundan daha kalıcı sanıyor. Sanki bütün mesele kendi küçük dünyasının etrafında dönüyormuş gibi yaşıyor. Sonra bir enkazın altından çıkarılan küçücük bir beden, bütün hesaplarını bozuyor.
Bir çocuk çıkıyor karşıma.
Oyuncağı yok.
Evi yok.
Belki annesi yok.
Belki adı bile dünyanın büyük kalabalıklarında duyulmayacak.
Ama o çocuk, benim bütün vehimlerimi susturuyor.
Akvaryumun içindeki balıklar gibiyiz bazen.
Suyun içinde yüzüyor, kendi dünyamızın sınırlarını deniz sanıyoruz. Camın ötesinde başka bir hayat olduğunu unutuyoruz. Bir dokunuş geliyor. Bir haber, bir fotoğraf, bir çocuk sesi, bir annenin feryadı...
Cam titriyor.
Ben de elimle o cama dokunuyorum.
Sanki onu okşuyormuşum gibi.
Zerre kadar bir kıpırtı hissediyorum kalbimde.
Sonra utanıyorum.
Çünkü biliyorum; biraz sonra hayat yine kendi düzenine dönecek.
Sofralar kurulacak.
Telefonlar çalacak.
Gündelik dertler başlayacak.
Ben yine kendi küçük dünyamın içine çekileceğim.
Ve biliyorum...
Bir gün unutacağım.
Belki utanmadan unutacağım.
İnsan bazen unutmayı bile utanılacak bir şey olmaktan çıkaracak kadar kendine alışıyor.
Ama Gazze yalnız değil.
Sudan’ın sessizliği de var.
Yemen’in yorgunluğu var.
Suriye’nin yarım kalmış çocuklukları var.
Doğu Türkistan’ın dünyaya ulaşamayan feryatları var.
Afrika’nın açlıkla sınanan yüzleri var.
Savaşın, yoksulluğun, sürgünün ve zulmün gölgesinde yaşayan nice insan var.
Haritada isimleri yazılı, fakat dünyanın vicdanında çoğu zaman yerleri olmayan coğrafyalar var.
Biz bazen yalnızca gördüğümüz acıya üzülüyoruz.
Oysa görmediğimiz acı da var.
Duymadığımız çığlık da var.
Adını bilmediğimiz çocuklar da var.
Belki de insanlığın en büyük imtihanlarından biri burada başlıyor:
Bir acıyı yalnızca bize gösterildiği için mi önemseyeceğiz, yoksa o acı bizim gözümüzün önünde olmasa da insan olduğu için mi dert edineceğiz?
Ben Gazze’ye bakarken yalnızca Gazze’yi görmedim.
Kendimi gördüm.
Eksiklerimi gördüm.
Korkularımı gördüm.
Dünya sevgimi gördüm.
Suskunluğumu gördüm.
Ve en çok da kendime kurduğum mazeretleri gördüm.
“Ne yapabilirim ki?” diye başlayan cümlelerin bazen vicdanı rahatlatmak için kurulmuş duvarlar olduğunu anladım.
Belki bir insan dünyadaki bütün zulmü durduramaz.
Ama kendi kalbindeki zulme ortak olmayı bırakabilir.
Belki bütün mazlumların elinden tutamaz.
Ama elinin uzandığı yerde bir mazlumu yalnız bırakmayabilir.
Belki dünyayı değiştiremez.
Ama kendi evinin, kendi dilinin, kendi sofrasının, kendi kalbinin dünyasını değiştirebilir.
Çünkü insanlığın büyük davaları, çoğu zaman insanın kendi içinde başlar.
Ben bugün hâlâ eksik biriyim.
Hâlâ dünya sevgisinin ağırlığını taşıyorum.
Hâlâ unutuyorum.
Hâlâ kendi küçük dertlerimi dünyanın büyük acılarından önce koyduğum oluyor.
Ben de tıpkı tabi olduğum zümre gibiyim.
Ama en azından artık bunun farkındayım.
Ve belki insanın kurtuluşu, kendisini kusursuz sanmayı bıraktığı yerde başlar.
Gazze bana bunu öğretti.
Bir çocuğun ölümü karşısında susmanın, insanın kendi içinde de bir şeyleri öldürebileceğini öğretti.
Mazlumun ahının yalnızca göğe yükselen bir ses olmadığını; yaşayanların kalbinde de yankılanan bir imtihan olduğunu öğretti.
Zulüm ne kadar büyürse büyüsün, insanın vicdanı onun karşısında küçülmemeli.
Güç, başkasının acısını görmezden gelmek değildir.
Asıl güç, gücün yettiği yerde merhameti, yetmediği yerde duayı, her durumda adaleti koruyabilmektir.
Ben artık zalimin karşısında korkunun değil, adaletin konuştuğu bir dünya istiyorum.
Mazlumun kendisini yalnız hissetmediği,
dostun sırtını döndüğünde hançer değil, güven bulduğu,
bir çocuğun doğduğu coğrafyanın onun kaderi olmadığı,
bir insanın dininden, dilinden, renginden veya doğduğu topraktan dolayı değersiz görülmediği bir dünya...
Zalimin korkması gereken şey, daha büyük bir zulüm değil; adaletin er ya da geç karşısına dikileceği gerçeği olsun.
Dostun güvenmesi gereken şey ise insanlığın hâlâ ölmediği olsun.
Çünkü ben artık şunu biliyorum:
Mazlumun yanında durmak, yalnızca mazlum için değil, insanın kendi ruhunu koruması içindir.
Ve bir gün yine unutursam...
Beni Gazze’deki o çocukların gözleri hatırlatsın.
Sudan’ın sessizliği hatırlatsın.
Yemen’in yorgunluğu hatırlatsın.
Suriye’nin yarım kalmış çocuklukları hatırlatsın.
Dünyanın adı duyulmayan bütün mazlumları hatırlatsın.
Çünkü biliyorum, unutacağım.
Belki yine utanmadan unutacağım.
Ama kalbimin bir köşesinde, o küçücük çocukların gözleri kalsın.
Benim bütün dünyam yeniden kendi etrafımda dönmeye başladığında, içimde bir yer sızlasın.
Ve o sızı bana şunu söylesin:
Sen yalnızca kendin için yaratılmadın.
Belki benim için asıl imtihan da budur.
Bir gün dünyadan göçerken ardımda büyük sözler değil, bir mazlumun duasına değmiş küçük bir iyilik bırakabilmek.
Garip yaşamak...
Garip göçmek...
Ama giderken, ardında insanlığın hâlâ mümkün olduğuna dair küçücük bir iz bırakmak.















