Bir aracın içindeyim.
Freni boşalmış bir araç, bayır aşağı gidiyoruz.
Önde kadınlar, çocuklar ve yaşlılar...
Gidiyoruz.
Nereye vardığımızı bilmeden, nasıl duracağımızı bilmeden, bizi bekleyen sonu görmeden...
Zaman ahir.
İnsanlar umursamaz.
Dünya suskun.
Benimse yüreğimde bir acı var. Öyle bir acı ki, sanki içimde sağlam kalan tek bir yer yok. Her yanım yara bere.
Ay parçası Kudüs, göğe müjde beklerken bizim bağırışlarımız kınamanın sınırlarını aşamıyor. Söylediğimiz büyük sözler, zalimlerin kurduğu sofralarda küçücük bir meze olmaktan öteye geçemiyor.
Belki de bir gün, onların kaldırdığı kadehler kadar kararlı biçimde şehadet parmağımızı göğe kaldırabilsek...
Belki o gün bir şeyler değişirdi.
Ama bugün bir sessizlik var.
Adi bir sessizlik.
İnsanın kendi vicdanından bile utanacağı kadar ağır bir sessizlik.
“Ateş düştüğü yeri yakar.” derler.
Doğru.
Fakat o ateş artık yalnızca düştüğü yeri değil, gönüllerimizi de yakmalı.
Benim gönlümdeyse bir cehennem çukuru var.
Her çocuk çığlığıyla biraz daha derinleşen, her anne feryadıyla biraz daha büyüyen bir çukur...
Yine de beni yeisten koruyan bir inancım var:
Zulüm sonsuza kadar sürmez.
Geciken adalet, yok olmuş adalet değildir.
İmtihanın da bir sonu, zulmün de bir hesabı vardır.
O gün geldiğinde zalimlerin zulmü karşılarında duracak.
O gün mazlumların yüzü gülecek.
O gün yıllardır göğe yükselen ahlar, sahiplerini bulacak.
Fakat o gün gelmeden önce kendimize sormamız gereken bir soru var:
Bugün biz kimin yanındayız?
Duyabiliyor muyuz oradan yükselen çığlıkları?
Bir çocuğun yüzünü kendi çocuğumuzun yüzü yerine koyabiliyor muyuz?
Bir annenin feryadını kendi evimizin duvarlarında yankılanıyormuş gibi hissedebiliyor muyuz?
Yoksa bütün bunların karşısına yine büyük sözler, kolay cümleler ve alışılmış sloganlarla mı çıkıyoruz?
Bunların hepsini bir terazinin kefesine koysak, diğer kefeye vicdanımızı bıraksak...
Sanırım utancımız daha ağır basar.
Ne oldu bize canlar?
Ne oldu da geldik bu hâle?
Ne zaman acıya alıştık?
Ne zaman başkasının çocuğunun ölümünü kendi çocuğumuzun ölümünden ayrı görmeye başladık?
Ortadoğu'da güller kana doydu.
Toprak, yıllardır aynı kokuyu taşıyor:
Barut, kan ve yetimlik...
Ama ben hâlâ bir gün o topraklarda başka bir koku yükseleceğine inanmak istiyorum.
Özgürlüğün kokusu...
Huzurun...
Kardeşliğin...
Güllerin yeniden kan değil, bahar taşıdığı günlerin kokusu...
Güller, ay yıldızlı Türk bayrağını yeniden görebilecek mi gökyüzünde?
Bilmiyorum.
Ama biliyorum ki sabrın da bir sınırı var.
Vicdanın da bir uyanışı olmalı.
Birliğe ne zaman sarılacağız?
Beraberliğin ne demek olduğunu ne zaman yeniden hatırlayacağız?
Birbirimize düşmekten vazgeçip aynı yaranın etrafında ne zaman kenetleneceğiz?
Ve en önemlisi:
Ne zaman Kudüs'ü yalnızca dilimizde değil, kalbimizde taşıyacağız?
Kudüs bir şehirden fazlasıdır.
Bir taş değildir yalnızca.
Bir kubbeden, bir duvardan, bir sokaktan ibaret değildir.
Kudüs, kalpte açılmış bir yaradır.
Ve o yara, biz unutsak da kanamaya devam eder.
Belki bugün elimizden çok şey gelmiyor.
Belki sesimiz uzaklara ulaşmıyor.
Belki gücümüz yetmiyor.
Ama hiç değilse kalbimizi kaybetmeyelim.
Çünkü bir gün hesap sorulduğunda bize yalnızca ne yaptığımız değil, neye alıştığımız da sorulacak.
Ve ben o gün, Kudüs'ün adını duyduğumda sustuğum için utanmak istemiyorum.
Bugün susmayan bir vicdan istiyorum.
Bugün unutmayan bir kalp istiyorum.
Bugün bölünmeyen bir ümmet istiyorum.
Ve bir gün...
Güllerin kana değil, bahara doyduğu;
çocukların korkuyla değil, güvenle uyuduğu;
annelerin ağıt değil, ninni söylediği;
Kudüs'ün zincirlerinden kurtulup yeniden özgürce nefes aldığı bir gün...
İşte o gün,
kalbimizdeki yara da kapanmaya başlayacak.
O gün belki bir maç yeniden başlayacak.
90 dakika tamamlanacak.
Skorboarddaki saat yeniden akacak.
Ama o güne kadar...
89.59’da kalacak bir parçamız.
Çünkü bazı saatler zamanı değil, vicdanı gösterir.
Ve bazı maçlar ertelenmez.
Sadece özgürlüğün gelmesini bekler.
Kudüs de öyle...
Kalbimizde kanayan bir yara gibi,
Filistin de öyle...
90’a tamamlanmamış bir hayat gibi.
Ve biz,
o son düdüğün çalacağı günü beklemeden,
bugün kendi vicdanımızın sesini duymak zorundayız.















