Hayatta her işin sürdürülebilmesi için çeşitli meşakkatlerden geçmek gerekir. Fakat her meşakkatin yanında bir kolaylık yolu da vardır. İnsan koca bir denizi aşarak başka bir yere ulaşmak istediğinde gemiye, vapura veya feribota ihtiyaç duyar. Maksat denizi aşmaktır; gemi ise bu maksada ulaşmak için kullanılan bir vasıtadır.
Hak âleminde de durum bundan farklı değildir.
İmtihan için gönderildiğimiz bu dünyada, Hakk'ın farz buyurduğu emirlerle ve peygamberlerin hayatlarından öğrendiğimiz ölçülerle yaşamaya çalışıyoruz. Hakk'ın kelâmını anlayabilmemiz için Kur'ân-ı Kerîm gönderilmiş, peygamberler ise bu hakikati tebliğ etmek ve doğru yolu göstermek üzere elçi kılınmıştır.
Öyleyse insanın hakikate yürürken bir rehbere ihtiyaç duymasını neden garip karşılayalım?
Dünyevî bir mesleği öğrenirken ustaya, ilmi öğrenirken hocaya, bilmediğimiz bir yere giderken kılavuza ihtiyaç duyuyoruz. İnsan gönül terbiyesi söz konusu olduğunda neden kendisini hiçbir rehbere ihtiyaç duymayacak kadar yeterli görsün?
Tasavvufun meselelerinden biri tam da burada başlar.
Tasavvuf, insanın yalnızca dışını değil, içini de imar etme gayretidir. Nefsi terbiye etmek, kalbi arındırmak, gafletten kurtarmak, kibri ve öfkeyi dizginlemek, insanı güzel ahlâka taşımaktır.
Çünkü insanın en uzun yolculuğu dışarıya değil, kendi içine yaptığı yolculuktur.
Dağları aşabilir fakat nefsini aşamayabilir.
Denizleri geçebilir fakat öfkesini geçemeyebilir.
Sayısız kitap okuyabilir fakat kendi kusurlarını okuyamayabilir.
İşte tasavvuf, insanın kendisiyle yüzleştiği yerde başlar.
Bu yolculukta zikrin de önemli bir yeri vardır.
Zikir yalnızca dilin belirli kelimeleri tekrar etmesi değildir. Zikir, Allah'ı hatırlamak ve kalbi gaflete karşı uyanık tutmaktır. Dil “Allah” derken hayat Allah'tan uzaklaşıyorsa, insan zikrin manasını henüz hâline taşıyamamış demektir.
Zikir, dil ile başlayıp kalbe, kalpten davranışlara ve nihayet ahlâka ulaşmalıdır.
İnsan zikrederken kendisine şunu sormalıdır:
Ben kimi hatırlıyorum? Kimin huzurunda olduğumu biliyor muyum? Nefsime gerektiğinde “hayır” diyebiliyor muyum?
Öfkelendiğinde susabiliyor, haksızlığa uğradığında ölçüsünü koruyabiliyor, kendisine kötülük edene karşı adaletten ayrılmıyor ve kimsenin görmediği yerde de Allah'ın gördüğünü unutmuyorsa, zikir dilin sınırlarından çıkıp insanın hâline dokunmaya başlamış demektir.
Rabıta da bu bütünlük içerisinde anlaşılmalıdır.
Tasavvuf geleneğinde rabıta farklı şekillerde yorumlanmış ve uygulanmıştır. Temel yaklaşımlardan biri, mürşidin güzel hâlini, edebini ve Allah'a kulluktaki istikametini düşünerek ondan örnek almaya çalışmaktır. Buradaki maksat mürşidi ilahlaştırmak veya Allah ile kul arasına koymak değil, güzel bir hâli kalpte canlı tutarak nefis terbiyesine yardımcı olmaktır.
Mürşid kıble değildir. Mürşid ilah değildir. Mürşid kendisine kulluk edilen bir makam değildir.
Mürşid, Hakk'a giden yolda rehberlik eden insandır.
Mürşid seni kendisine değil Hakk'a yönlendiriyor, Allah'a karşı sorumluluğunu artırıyor ve seni güzel ahlâka çağırıyorsa, rehberliğin manası burada aranmalıdır. Fakat kendisine Allah'a ait sıfatlar yakıştırıyor, kendisini sorgulanamaz görüyor veya dinin açık hükümlerini küçümsüyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Çünkü tasavvuf adına yapılan her şey tasavvufun kendisi değildir.
Ölçü Hakk'tır. Ölçü Kur'an'dır. Ölçü sünnettir. Ölçü güzel ahlâktır.
Tasavvuf, ibadeti terk etmenin adı değildir. “Benim kalbim temiz.” diyerek farzları terk etmek, zikir yaptığını söyleyerek insanlara zulmetmek veya mürşide bağlanmayı aklını, iradesini ve sorumluluğunu tamamen başka bir insana teslim etmek tasavvuf değildir.
Tasavvuf, nefsin esaretinden kurtulma gayretidir; insanın iradesini başka bir nefsin esaretine teslim etmesi değildir.
Mürşide itaat de bu çerçevede anlaşılmalıdır. İtaat, hakikate aykırı olan her şeyi sorgusuz kabul etmek değil, Allah'ın rızasına götüren terbiyeye gönüllü olarak bağlanmaktır.
Nefis terbiyesi de burada başlar:
Canın intikam istiyorsa affedebilmek...
Öfken kabardığında susabilmek...
Övüldüğünde kendini büyük görmemek...
Haksızlık karşısında kendi menfaatini bir kenara bırakabilmek...
Gücün yettiği hâlde zulmetmemek...
İnsanların seni görmediği yerde bile Allah'ın seni gördüğünü unutmamak...
İşte nefis terbiyesi biraz da budur.
Bu yüzden tasavvuf yalnızca tekkede, dergâhta veya zikir halkasında yaşananlardan ibaret değildir. Asıl mesele, insanın oradan çıktıktan sonra nasıl biri olduğudur.
Tesbih elden düştüğünde nasıl konuştuğu, ailesine nasıl davrandığı, güçsüz karşısında nasıl davrandığı ve kendisinden aşağı gördüğü birine merhamet gösterip göstermediğidir.
Çünkü zikrin gerçek meyvesi ahlâktır.
Rabıtanın gerçek meyvesi istikamettir.
Mürşid sohbetinin gerçek meyvesi güzel hâldir.
Nefis terbiyesinin gerçek meyvesi ise insanın kendisini olduğundan büyük görmemesidir.
Akıl insana yolu gösterebilir; fakat yolu bilmekle yürümek aynı şey değildir. Bir denizin bütün haritalarını ezberlemek insanı karşı kıyıya çıkarmaz. Yola çıkmak gerekir.
İşte mürşid burada kılavuzdur, mürid ise yolcudur.
Mürşidin vazifesi müridi kendisine hayran bırakmak değil, onun nefsini tanımasına yardımcı olmaktır. Müridin vazifesi de mürşidini putlaştırmak değil, ondan öğrendiği edep ve terbiye ile Rabbine daha güzel kul olmaktır.
Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nin eserlerinde ve tasavvufî geleneğinde himmet, müridin Allah yolundaki gayretine destek ve yardım anlamında ele alınır. Burada da asıl kudret sahibinin Allah olduğu unutulmamalıdır.
Çünkü bütün yolların sahibi Allah'tır.
Mürşid vasıtadır. Zikir vasıtadır. Sohbet vasıtadır. Rabıta bir terbiye vesilesidir. Fakat bütün bunların ötesindeki maksat birdir: Allah'ın rızası.
Bir gemiye binen insan kaptanı denizin sahibi zannetmez. Bir öğretmenden ders alan insan öğretmeni ilmin mutlak sahibi kabul etmez. Öyleyse bir mürşitten terbiye alan insan da vasıtayı maksatla karıştırmamalıdır.
Maksat Allah'tır.
Yol kulluktur.
Rehberlik ise bu yolculukta insana yardımcı olan bir sebeptir.
İnsanın en çok ihtiyacı olan şey, kendisine sürekli “Sen haklısın.” diyen biri değil, gerektiğinde “Burada nefsin konuşuyor.” diyebilecek bir rehberdir.
Çünkü insanın en büyük imtihanlarından biri kendi içindeki “ben”dir. Tasavvufun mücadelesi de o “ben”i bütünüyle yok etmek değil, onu olması gereken yere koymaktır.
İnsan kendisini ilah yerine koymayacak, nefsini rab edinmeyecek, kendisini hakikatin sahibi zannetmeyecek. Aklını kullanacak fakat aklının ulaşamadığı yerde kibirlenmeyecek. Zikredecek fakat zikri ahlâka dönüştürecek. Rabıtayı vasıta bilecek, maksadı unutmayacak. Mürşidinden öğrenecek fakat nihai yönelişini Allah'a çevirecek.
Çünkü yol hak yoludur.
Fakat hak yolda yürümek için bazen bir kılavuza ihtiyaç vardır.
Karanlıkta el feneri nasıl güneşin yerine geçmiyorsa, mürşid de Allah'ın yerine geçmez. O, yolu aydınlatmaya vesile olur.
Yürüyen ise insandır.
İnsan bu yolculuğun sonunda kendisini bulmaya değil, Rabbine karşı gerçek kulluğunu bulmaya çalışır.
İşte tasavvufun özü belki de burada saklıdır:
İnsanın kendisinden Hakk'a doğru yaptığı uzun yolculukta nefsini terbiye etmesi, kalbini temizlemesi, zikrini hâline dönüştürmesi ve yolunu bilenlerden edep öğrenmesi...
Selâm olsun, insanı kendisine değil Hakk'a çağıranlara.
Selâm olsun, zikri dilinden kalbine, kalbinden ahlâkına indirenlere.
Selâm olsun, mürşidliği makam değil emanet bilenlere.
Selâm olsun, rabıtayı vasıta bilip maksadı unutmayanlara.
Ve selâm olsun, bu uzun yolda nefsinin elinden kurtulup Hakk'ın rızasına yürümeye çalışan bütün gönül yolcularına.















