Bismillahirrahmanirrahîm
Îman ile bizi müşerref kılan rabbimize hamd ve bize her yönüyle örnek olan Hz. Muhammed’e (a.s) salât ve selâm olsun.
Müslümanın iki ölçüsü vardır; ilki Kur’ân ve diğeri Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Efendimizin (a.s.) Sünnetidir.
Müslüman olduğunu söyleyen her birey, bu iki ölçüyü esas almakla karşı karşıyadır.
Müslüman, her işinde Kur’ân ve Sünnet ışığında yol almakla mükelleftir, demek abartı değil; gerekliliktir.
Bu durumda, müslümanın keyfine, nefsine ve ihtiraslarına göre tavır alması düşünülmesi dahi âbes olur.
Efendimiz (a.s.) peygamberlik öncesi ve sonrasında her zaman doğru yolda ve ölçülü adımlarla yürümeyi düstûr edinmişti.
O, her zaman kalbinde Allah’ın sevgisini ve korkusunu hissederek konuşmuş ve yürümüştür.
Hâl böyleyken, o Peygamberin Allah’ın râzı olmadığı bir işle meşgul olması imkânsız şüphesiz.
Bizler de O’nun ümmeti olarak ve ona indirilenin muhatabı olarak, o çizgide yol almakla mesulüz.
Nitekim bu, bizim lehimizedir.
Öte yandan Efendimiz, her yönüyle bize örnek olduğu gibi, dâvet (İslâm’ı anlatma) konusunda da bizim için en güzel ve eşsiz örnektir.
O, peygamberliğin ilk gününden, vefatına kadar her zaman merhametle, bir baba şefkatiyle tebliğ görevini yerine getirmiştir. Kimi zaman büyük sorunlarla karşılaşmış olsa da yumuşaklıkla muâmele etmekten vazgeçmemiştir.
Bu yüzdendir ki insanlar O’nun etrafında kenetlenmeyi çıkar yol olarak görmüşlerdir.
Zaten bu minvâlde yüce Rabbimiz, Efendimize hitaben:
Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi… (Âl-î İmrân, 159) buyurur.
Tabii, Rabbimiz doğrudan olmasa bile, dolaylı yoldan aynı hassasiyeti bizden de istemektedir. Kaldı ki, her tebliğci, Peygamberin varisidir.
Efendimizi tebliğde başarılı kılan da insanlarla kurduğu iletişimin mâkûl, naif ve kabul edilebilir olmasıydı.
İnsanlar O’nun, Allah tarafından övülen ahlakına hayran kalıp o kutsal dâvete icabet ediyordu.
O’nun ahlakı, Kur’ân’ın ta kendisiydi. Şayet Kur’ân bir insan şekline girseydi, Efendimizin ta kendisi olurdu, denilebilir. Çünkü O, Kur’ân’ı bütünüyle içselleştirmişti.
Zaten Hz. Âişe validemizin, sahabeye söylediği bunu doğruluyor;
“Siz hiç Kur’ân okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’ândır.”
O, müşriklerin türlü kötülüklerine rağmen, iyi davranmaktan, güzel ve nazikçe konuşmaktan bir an dahi taviz vermedi.
O, güçle karşılaştı, O’nun önüne engeller konuldu, sindirilmeye çalışıldı ama ne yer ne zaman ne de insanlar O’nun duruşunu bozmadı.
İşte biz, böyle bir Peygamberin ümmetiyiz.
O’nun ahlakıyla iftihâr etmek hakkımız ama asıl önemlisi; O’nun rehberliğinde yürümek ve O’nun ahlakıyla kuşanmaktır.
Maharet ve ilkeli duruş burada.
Toplumda insanları aydınlatma vazifesini yüklenen her bir cami hocamız, öğretmenimiz ve bu görevi yüklenen diğer kardeşlerimiz, bu ahlak ile bütünleşmelidir. Tebliği başarıya ulaştıran sırrı da burada gizlidir. Mühim olan sabırla ona ulaşabilmektir.
Bu yolun yolcusu olmak, bu yolda rehber olmak büyük bir değer ve hazinedir.
Yrgunluğu bile tatlıdır. Çünkü düşüncenin temelinde rızây-ı ilâhi var.
İnsanlara İslâm’ı anlatmak ve bu inancın her yönüyle yaşanılmasına vesile olmak herkese nasip olmaz. Sadece niyetinde samimi olanı ve gönülden isteyeni Rabbimiz nasipdâr eder.
Dikkat lütfen!
Ne üzücüdür ki, bugün çocuklar ve gençler sosyal medyanın cazibesine esir olmuş durumdadır. Adeta esaret altındadırlar. Oradan kopmak bile onlar için acı ve üzücüdür. Güya ‘Özgür bir alan’ ama değil, özgürlüğün rehin edildiği bir mecradır orası.
Öyleki bu ağ, onlar için yemek, su kadar hayatî bir mesele olmuştur.
Şimdi…
Bu öğrencilerimizin dikkatleri başka bir yöne; eğitime ve öğretime çevrilmesi lazım. Zira her bir çocuk ve genç ülkemiz için çok kıymetlidir.
Onlar bu memleketin geleceğidir, temel taşıdır.
Bu gençleri ve çocukları hem aile hem cami hocaları hem de öğretmenler eğitebilir. Hamdolsun ki, bugün elimizde her türlü imkân vardır.
Bahaneye yer yok.
Gevşekliğe pabuç bırakılmamalı.
Kaldı ki, her birinin yolu illaki cami veya okuldan geçiyor. Yani onlar bize geliyor bir şekilde.
Tabii, bunlar dışarıda yaşıyor da değil.
Öyleyse, bu öğrencileri kendi inancımıza göre eğitebilme imkânımız vardır. O zaman, her bir dâvetçi bunu peygamberî bir vazife bilip hassasiyet göstermelidir.
Bilhassa öğretmenlerimiz bu manada biraz daha sorumluluk sahibidirler. Çünkü çocuklar ve gençler onlarla daha çok zaman geçirmektedir.
Elbette öğretmen branşı olduğu alanda dersi anlatacak ama en azından bir mümin hassasiyetiyle onlara İslâm’ın değerlerini satır aralarında verebilir. Onları ahlaken olgunlaştıracak yolu gösterebilir.
Veya duruşuyla, her bir sözüyle onlara İslâm ahlakını sevdirebilir.
Eminim ki, birçok öğretmenimiz alanı olmadığı hâlde öğrencilerine dosdoğru yolu gösteriyor ve sevdiriyor.
Ben buna şahsen şahidim.
Üniversite okuduğumda kimi hocalarımızda bunu müşahede ediyordum hatta bir hocamın sayesinde istikamet üzere yol aldım.
Ben şuna kesin inanıyorum; öğretmen kendini sevdirirse, o öğrenci onun peşinden gidecektir. Bu da kişinin İslâm’ı ne kadar benimsediğine bağlı.
Ben bunu lise döneminde birebir yaşadım ve ara ara başkalarından da duyuyoruz.
Her bir öğretmenimiz, her öğrenciyi geleceği ve ahiretine yatırım olarak görmelidir.
Her bir öğrenci onun hesabına yazılacaktır.
Öğretmenlerimiz bu düşünceyle hareket ettiğinde, öğrencilerine farklı bir gözle bakmış olacaktır.
Öğretmenlerimizin önünde böyle büyük bir fırsat vardır.
Açıkçası ben, sırf bunun için öğretmen olmayı çok istedim ve istiyorum. Zira bir insanın kalbini iyileştirmenin ne büyük bir iyilik olduğunu iyi biliyorum.
Öğretmenlik, bu yönüyle değerli bir meslektir.
Toplumun geleceğini müspet manada inşa eden öğretmenlerin kalplere dokunan iyileştirici sözleridir.
Hassasiyet sahibi olan öğretmen, branşı ne olursa olsun, kalpleri iyileştirir ve öğrencilere istikamet kazandırır.
Hassasiyetle geleceği ve ahireti düşünemiyorsa din kültürü öğretmeni olsa bile, kalplere dokunamaz.
Bugün baktığımızda, nice öğretmenlerimizin alanı din kültürü ve ahlak bilgisi olmadığı hâlde, birçok öğrencinin kalbini ve zihnini kazanmıştır.
Bir öğretmen, bir öğrencisine şefkatle dokunduğunda, o öğrenci gönlünün kapısını o öğretmene açacaktır.
Ben lisede okurken, okuldaki matematik, dil ve edebiyat ve başka hocalarımızın gönülleri fethettiğine yakinen şahit oluyordum.
Cenneti arzulayan her bir öğretmenimizin bu görevi yerine getirdiğini ve getireceğini düşünüyorum.
Bir öğrenciyi sindirerek, döverek kazanamayız. Efendimiz böyle bir metod uygulamamıştır. Başarılı öğretici, kendini sevdirerek öğrenciyi kazanır ve ona da kazandırır.
Bir çocuğu, genci korkutmak, sindirmek kolaya kaçmaktır; asıl olan sevgiyle, merhametle onu kazanmaktır.
Bir çocuk, kendisinden büyük ve güçlü olan birinden korkar ve o an için dediğini de yapar.
Peki, ya sonrası?..
Bir öğretici, öğrencilerinin zihninde, kalbinde olumlu bir iz bırakamıyorsa o öğretici gelecekte olmayacaktır.
Konuşulanlar, geçmişte izlenim bırakanlardır.
Bizler hocalarımızdan söz ederken, sadece kalbimize dokunanları dillendiriyoruz.
Bu gerçeği, hiç kimse değiştiremez.
Öyleyse, geleceği kendi ellerimizle inşa edelim.
Sosyal medya çukurunda debelenen çocuklarımıza ve gençlerimize şefkat elimizi uzatalım.
Onlar, o ele muhtaçken; o ellerin uzatılmaması ne kadar doğru olabilir?
Kur’ân ve Sünnet rehberliğinde hareket eden, her insanın gönlünde kalıcı bir iz bırakır.















