İnsanoğlu bir yemine muhatap.
Ömrü ipotekli.
Her saniye, her dakika kum saatinden bir kum daha düşüyor. Eksiliyoruz. Üstelik bunu bile bile, sanki ömrümüz tükenmeyecekmiş gibi yaşıyoruz.
Ziyandayız.
Büyük bir nisyanın içinde, ellerimizde isyan bayraklarıyla yürüyoruz. Ne “Nereye?” diye soran var ne de nereye gittiğimizi bilen. Bize verilmiş cüz’î iradeyle küllî hatalar işliyor, sonra da kendi kurduğumuz dünyanın içinde kendimize mazeretler arıyoruz.
Bize hizmet etsin diye sunulan ne varsa zamanla kendimize ilah ediyoruz: Malı, makamı, itibarı, arzuyu, hatta kendi nefsimizi...
Sonra da bütün bunların arasında kaybolup kendimizi arıyoruz.
Yaşadıklarımızdan ders çıkarmıyoruz.
Hayat, kulağımıza küpe olsun diye başımıza gelenleri bir anlığına boy aynasının karşısına çıkarıyor. Kendimizi o aynada görüp ürperiyoruz. Fakat üzerimize oturmadığını düşündüğümüz ilk anda aynadan uzaklaşıp yeniden uçsuz bucaksız hayallerin içine dalıyoruz.
İnsan bazen gerçeği görmekten değil, gördüğü gerçekle yaşamaktan korkuyor.
En küçük bir sarsıntıda dağılıyoruz.
Mağlubiyetin esareti var üzerimizde. Gözlerimizde korku, dilimizde suskunluk, içimizde bin türlü hesap...
Hakkı söylemeden önce kovulacağımız dokuz köyün adını sayıyoruz.
Birinci köy...
İkinci...
Üçüncü...
Dokuzuncuya kadar...
Sonra onuncu köyü arıyoruz.
Bulamazsak hakkı da gizliyoruz.
Başkalarından değil, kendimizden bile.
Bir gün ben de yola çıktım.
Köyleri gezmek, onuncu köyü bulmak için...
Daha köyün girişinde hakikat bir tokat olup yüzüme indi.
Öyle bir tokattı ki, süs olsun diye kiraz ağacından taktığım küpeler bile kulağımdan düştü.
Biriktirdiğim bütün süsler, bütün bahaneler, bütün kendimi avutmalar ayaklarımın dibine saçıldı.
Köyün girişinde masum yüzler gördüm.
Masum gülüşlerin nasıl susturulduğunu, temiz insanların nasıl incitildiğini, hakikatin nasıl korkunun gölgesinde bırakıldığını gördüm.
Korktum.
Ve gerisin geri döndüm.
Çünkü insan bazen dokuz köyden kovulmaktan değil, onuncu köyde kendisiyle karşılaşmaktan korkuyor.
Ben nasıl bulacaktım onuncu köyü?
Dilimde bir hakikat var.
Söylesem belki kurtulacağım.
Fakat beni tutan bir şey var.
Adını koyamadığım, kendime bile itiraf edemediğim bir şey...
Beni ayakta uyutan, hakikati gördüğüm hâlde gözlerimi kapattıran bir şey.
Belki korku.
Belki alışkanlık.
Belki dünya.
Belki de hepsinden daha derinde, kendi nefsim...
Ben tahammülü sabır sandığım günden beri ne düze çıkabildim ne de zorluğun içinden geçip aydınlığa ulaşabildim.
Sabır sandığım şey bazen korkaklığımın adıydı.
Sükût sandığım şey bazen hakikatten kaçışımdı.
Kabulleniş sandığım şey ise çoğu zaman mağlubiyetimdi.
Ve sonunda anladım:
Ben en çok kendimi kandırdım.
En çok da kendime yenildim.
Dışarıda kazandığımı sandığım nice mücadele vardı; fakat içimde, nefsimin karşısında kaybettiğim savaşların sayısını bilmiyordum.
İnsan dışındaki düşmanını kolay tanıyor.
Asıl zor olan, içindeki sesi tanımak.
Hangi sözün hakikatten, hangisinin nefsinden geldiğini ayırmak...
Hangi suskunluğun hikmet, hangisinin korku olduğunu bilmek...
Hangi geri dönüşün tevekkül, hangisinin mağlubiyet olduğunu anlayabilmek...
Belki de aradığım onuncu köy dışarıda değildi.
Belki onuncu köy, insanın kendi içine kurduğu son mahkemeydi.
Orada ne alkış vardı ne kalabalık.
Ne makam ne itibar...
İnsanın kendisini temize çıkarabileceği hiçbir bahane yoktu.
Sadece insan vardı.
Ve karşısında hakikat.
Şimdi hâlâ yoldayım.
Köylerin isimlerini ezberlemekten, kovulmaktan korkmamaya çalışıyorum.
Dilimde hâlâ söyleyemediğim bir hakikat var.
Ama artık biliyorum:
Onuncu köyü bulmak, dokuz köyün kapısından kovulmakla değil; önce insanın kendi nefsinin kapısından içeri girebilmesiyle mümkün.
Belki bir gün korkmadan söyleyeceğim.
Belki bir gün kendime karşı kurduğum bütün bahaneleri susturacağım.
Belki bir gün yıllardır mağlup olduğum nefsimin karşısında ayağa kalkacağım.
Ve belki o gün geldiğinde gece bitecek.
Sabah, içimde yeniden doğacak.
Ben de ilk defa kendime değil, Rabbime karşı doğru durduğumu hissedeceğim.
O vakit anlayacağım:
İnsan dokuz köyden kovulsa da kaybetmiş sayılmaz.
Asıl kayıp, hakikati bildiği hâlde onu söylemekten vazgeçtiği gündür.
Asıl mağlubiyet, düşmanın karşısında değil, kendi nefsinin önünde diz çökmektir.
Ve asıl zafer, bütün köylerin kapısı yüzüne kapansa bile Hakk'ın kapısında eğilmeyi bilmektir.
Belki onuncu köy diye bir yer yoktur.
Belki onuncu köy, insanın sonunda kendisine yalan söylemeyi bıraktığı yerdir.
Ben hâlâ o köyün yolundayım.
Elimde hakikat,
dilimde suskunluk,
içimde korku,
ardımda dokuz köy...
Ve önümde, yalnızca Allah'ın bildiği bir yol.
Yürüyorum.
Çünkü artık biliyorum:
Onuncu köy, insanın kendinden kaçmayı bıraktığı yerdir.















