Bir forma uğruna alıp hiç ettiğim sakızlar vardı. Hayatıma alıp kendimi dışarıda unuttuğum insanlar gibiydi onlar da. Durmadan sakız alacağıma, bir forma alsam mevzu kapanırdı. Belki de onca insanın yerine, yerini dolduracak birkaç dost yeterdi bana.
Zaten elim hangi işe değdiyse orada bir ağaç kurudu.
Babamın cebinden aşırdığım paralarla aldığım şeyler yüzünden belki de babam bugüne kadar hep tuşlu telefon kullandı. Tuş olmamak adına...
Çocukluğumun köyünde çocuklar iyi ok yapardı. Amcaoğlumun yaptığı oklarla olmayan kuşları avlardık. Olmayan kuşlara nişan alır, vurduğumuzu sanır, sonra birbirimize bakıp gülerdik. Ateşler yakardık; hiçbir oduna zarar vermeden. Sanki ateş de çocukluğumuz gibi bize emanetti.
Köyün kız çocukları bize kahve pişirdiğinde zahmete girmezlerdi. Çünkü o kahveleri içmek için onları istemeye babaları yaşında adamlar gelmiyordu. Güneş tenimizi yakmazdı. Akşamlar daha uzundu. Sokaklar daha geniş, gökyüzü daha yakındı.
Sahiden kardeştik.
Sınırları yoktu oyunlarımızın.
Kurallarını kendimizin koyduğu futbol maçlarında hakem düdüğü, akşam ezanlarıydı. Ezan okununca kimsenin itiraz edecek hâli olmazdı. Maç yarıda kalır, top bir kenarda unutulur, herkes evine dağılırdı.
Kandilleri erken sönen akşamlara...
Sabahları bir başka karşılardık.
Huzurla yürüdüğümüz patika yollarda ayağımıza bulaşan hayvan pisliği bile tiksindirici gelmezdi. Çünkü hayatın kendisi öyleydi. Her şey olması gerektiği kadar gerçek, her şey olduğu kadar sıradandı.
Aynı kaderi paylaşan insanların geçimden başka büyük bir derdi yoktu.
İyi ki çocuktum o zaman.
Gayem yaşadıklarımdan lezzet almaktı. Bir ekmeğin sıcaklığından, çeşmeden içilen suyun serinliğinden, akşamüstü oynanan bir maçtan, arkadaşımın attığı kahkahadan...
Mutluluk için başka bir şeye ihtiyacımız yoktu.
Ağaçlarda bilye büyüklüğünde mazılar yetişirdi. Onları toplar, bilye niyetine oynardık. Bir avuç mazı, bize koca bir dünya ederdi.
Bizden mutlusu olmazdı.
Şimdi düşünüyorum da...
Çocukken mi mutluyduk, yoksa mutlu olduğumuz için mi çocuktuk, bilmiyorum.
Belki ikisi de değildi.
Belki insan çocukken, mutluluğun peşinden koşmayı henüz öğrenmediği için mutluydu.
Çünkü bizim mutluluğumuzun bir adresi yoktu.
Bir fiyatı yoktu.
Bir başkasının elinde değildi.
Bir şey satın alarak mutlu olmuyorduk. Bir yere yetişerek, birilerine kendimizi göstererek, daha fazlasına sahip olarak da...
Sadece yaşıyorduk.
Ve yaşamak o zamanlar yetiyordu.
Şimdi bugüne dönüyorum.
İçimden bir ses soruyor:
“Zaman makinesi neden bugüne döner ki?”
Neden insan, en güzel yerinden çıkıp bugüne gelmek ister?
Neden çocukluğundan ayrılıp yetişkinliğe dönmek zorundadır?
Belki de zaman makinesinin en büyük hatası budur.
İnsanı geçmişten bugüne getirmek.
Oysa bazı yerlere dönülmemeli.
Bazı akşamlar yarım bırakılmalı.
Bazı çocukluklar hiç bitmemeli.
Benim içimde bitimsiz bir özlem var şimdi.
Adını koyamadığım, fakat yüzünü çok iyi bildiğim bir özlem.
Çocukluğum...
Tekrar tekrar yaşamak istediğim çocukluğum.
Bir avuç mazı, bir tahta yay, olmayan kuşlar, yarım kalmış bir futbol maçı...
Ve akşam ezanıyla eve dönen çocuklar.
Keşke zamanın geri dönüşü olsaydı.
Ama zaman geri dönmüyor.
İnsan yalnızca hatırlıyor.
Ben de hatırlıyorum.
Belki de bu yüzden hâlâ çocuğum.
Çünkü bazı çocukluklar yaş bittiğinde bitmiyor.
İnsanın içinde bir yerde, akşam ezanını bekleyen bir çocuk olarak kalıyor.















